Tur Suresi Okunuşu, Anlamı ve Fazileti

Tur Suresi’nin Arapça-Türkçe okunuşu, anlamı ve faziletleri. Kur'an-ı Kerim'de yer alan Tur Suresi oku, 49 ayetin anlamını keşfet ve Tur Suresi hakkında merak edilen tüm bilgilere ulaşın.

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 49 âyettir. Sûre, adını birinci âyette geçen “etTûr” kelimesinden almıştır. Tûr, dağ demektir. Burada Hz. Mûsâ’ya ilk vahyin geldiği, Sina Yarımadası’nın güneyindeki Sina dağı kastedilmektedir. Sûrede başlıca, ahiret hâlleri, kâfirlerin karşılaşacakları ceza, mü’minlerin mükâfatları konu edilmekte ve müşriklerin Hz. Peygamber hakkındaki batıl iddiaları reddedilmektedir.

Nuzül

Mushaftaki sıralamada elli ikinci, iniş sırasına göre yetmiş altıncı sûredir. Secde sûresinden sonra, Mülk sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Konusu

Yemin ifadeleriyle hesap gününün kaçınılmaz bir gerçek olduğuna vurgu yapılarak başlayan sûrede, inkârcıların âhiret hayatıyla yüz yüze gelince karşılaşacakları durum, ardından cennete lâyık görülecek takvâ ehlinin mükâfatları tasvir edilmekte; Resûl-i Ekrem’in gerçek peygamber olduğunu kanıtlayan delillere yer verilerek (Kur’an’ın benzerini kendilerinin de ortaya koyabilecekleri iddiasında bulunanlara bu hususta meydan okunmak ve onlara çarpıcı sorular yöneltilmek suretiyle) Resûlullah’a karşı ileri sürülen asılsız iddialar çürütülmektedir.

Tur Suresi Okunuşu ve Anlamı (Tûr Sûresî)

وَالطُّورِ (١)

Vet TURi. ﴾1﴿

Diyanet: Tûr'a, andolsun ki, ﴾1﴿

Diyanet Vakfı: Tûr'a, andolsun ki, ﴾1﴿

E. Hamdi Yazır: Andolsun Tûr'a, ﴾1﴿

وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ (٢)

Ve kitâbin mesTURin. ﴾2﴿

Diyanet: Düzenle yazılmış kitaba, ﴾2﴿

Diyanet Vakfı: Satır satır yazılmış Kitab'a, ﴾2﴿

E. Hamdi Yazır: Satır satır yazılmış kitaba, ﴾2﴿

فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ (٣)

Fî rakkın menşûrin. ﴾3﴿

Diyanet: Yayılmış ince deri üzerine ﴾3﴿

Diyanet Vakfı: Yayılmış ince deri üzerine, ﴾3﴿

E. Hamdi Yazır: Yayılmış ince deri üzerine. ﴾3﴿

وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ (٤)

Vel beytil ma’mûri. ﴾4﴿

Diyanet: "Beyt-i Ma'mur"a, ﴾4﴿

Diyanet Vakfı: Beyt-i Ma'mûr'a, ﴾4﴿

E. Hamdi Yazır: Ma'mur eve, ﴾4﴿

وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ (٥)

Ves sakfil merfûi. ﴾5﴿

Diyanet: Yükseltilmiş tavana (göğe), ﴾5﴿

Diyanet Vakfı: Yükseltilmiş tavana(göğe), ﴾5﴿

E. Hamdi Yazır: Yükseltilmiş tavana, ﴾5﴿

وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ (٦)

Vel bahril mescûri. ﴾6﴿

Diyanet: Kabaran denize andolsun ki, ﴾6﴿

Diyanet Vakfı: Kaynatılmış denize (bunlara andolsun ki), ﴾6﴿

E. Hamdi Yazır: Kaynatılmış denize, (andolsun ki) ﴾6﴿

إِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ (٧)

İnne azâbe rabbike le vâkı’un. ﴾7﴿

Diyanet: Şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir. ﴾7﴿

Diyanet Vakfı: Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. ﴾7﴿

E. Hamdi Yazır: Rabbinin azabı mutlaka vuku bulacaktır. ﴾7﴿

مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ (٨)

Mâ lehu min dâfiin. ﴾8﴿

Diyanet: Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur. ﴾8﴿

Diyanet Vakfı: Ona engel olacak hiçbir şey yoktur. ﴾8﴿

E. Hamdi Yazır: Ona engel olacak (hiçbir şey de) yoktur. ﴾8﴿

يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا (٩)

Yevme temûrus semâu mevren. ﴾9﴿

Diyanet: O gün gök şiddetle sallanıp çalkalanır. ﴾9﴿

Diyanet Vakfı: O gün gök sallanıp çalkalanır. ﴾9﴿

E. Hamdi Yazır: O gün gök, bir çalkanış çalkalanır ﴾9﴿

وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا (١٠)

Ve tesîrul cibâlu seyrâ(seyren). ﴾10﴿

Diyanet: Dağlar yürüdükçe yürür. ﴾10﴿

Diyanet Vakfı: Dağlar yürüdükçe yürür. ﴾10﴿

E. Hamdi Yazır: Dağlar da bir yürüyüş yürür. ﴾10﴿

فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١١)

Fe veylun yevme izin lil mukezzibîne. ﴾11﴿

Diyanet: İşte o gün, içine daldıkları dünya zevki içinde eğlenip oyalanan yalanlayıcıların vay hâline! ﴾11﴿

Diyanet Vakfı: Yalanlayanların vay haline o gün! ﴾11﴿

E. Hamdi Yazır: Vay haline o gün yalanlayanların! ﴾11﴿

الَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ (١٢)

Ellezîne hum fî havdın yel’abûn(yel’abûne). ﴾12﴿

Diyanet: İşte o gün, içine daldıkları dünya zevki içinde eğlenip oyalanan yalanlayıcıların vay hâline! ﴾12﴿

Diyanet Vakfı: Ki onlar daldıkları bâtıl içinde oyalanıp duranlardır. ﴾12﴿

E. Hamdi Yazır: Ki onlar, daldıkları bir batak (bâtıl)da oynayıp duruyorlar. ﴾12﴿

يَوْمَ يُدَعُّونَ إِلَى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا (١٣)

Yevme yude’ûne ilâ nâri cehenneme de’â(de’an). ﴾13﴿

Diyanet: Cehennem ateşine itilip atılacakları gün onlara, "İşte bu yalanlamakta olduğunuz ateştir" denilir. ﴾13﴿

Diyanet Vakfı: O gün cehennem ateşine itilip atılırlar : ﴾13﴿

E. Hamdi Yazır: O gün onlar cehennem ateşine itilip kakılacaklar. ﴾13﴿

هَذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ (١٤)

Hâzihin nârulletî kuntum bihâ tukezzibûn(tukezzibûne). ﴾14﴿

Diyanet: Cehennem ateşine itilip atılacakları gün onlara, "İşte bu yalanlamakta olduğunuz ateştir" denilir. ﴾14﴿

Diyanet Vakfı: "İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur!" denilir. ﴾14﴿

E. Hamdi Yazır: (Onlara): "İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur" (denilecek). ﴾14﴿

أَفَسِحْرٌ هَذَا أَمْ أَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ (١٥)

E fe sihrun hâzâ em entum lâ tubsirûn(tubsirûne). ﴾15﴿

Diyanet: "Bu Kur'an mı bir büyü imiş, yoksa siz mi (gerçeği) göremiyormuşsunuz?" ﴾15﴿

Diyanet Vakfı: Bir büyü müdür bu, yoksa görmüyor musunuz? ﴾15﴿

E. Hamdi Yazır: "Bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? ﴾15﴿

اصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا أَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ إِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٦)

Islevhâ fasbirû ev lâ tasbirû sevâun aleykum, innemâ tuczevne mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne). ﴾16﴿

Diyanet: "Girin oraya. İster dayanın, ister dayanmayın, sizin için birdir. Size ancak yapmakta olduğunuzun karşılığı veriliyor." ﴾16﴿

Diyanet Vakfı: Girin oraya, sabretseniz de sabretmeseniz de artık sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın karşılığına çarptırılacaksınız. ﴾16﴿

E. Hamdi Yazır: Girin oraya, ister sabredin ister etmeyin artık sizin için birdir. Siz hep yaptıklarınıza göre cezalandırılacaksınız" (denilecek). ﴾16﴿

إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ (١٧)

İnnel muttekîne fî cennâtin ve naîmin. ﴾17﴿

Diyanet: Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar Rablerinin, kendilerine verdiği şeylerle zevk ve mutluluk duyarak cennetlerde ve nimetler içinde bulunurlar. Rableri onları cehennem azabından korumuştur. ﴾17﴿

Diyanet Vakfı: Şüphesiz (kötülüklerden) korunanlar cennetlerde ve nimet içindedirler. ﴾17﴿

E. Hamdi Yazır: Şüphesiz (günahlardan) korunanlar da cennetlerde, nimetler içindedirler. ﴾17﴿

فَاكِهِينَ بِمَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقَاهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ (١٨)

Fâkihîne bi mâ âtâhum rabbuhum, ve vekâhum rabbuhum azâbel cahîm(cahîmi). ﴾18﴿

Diyanet: Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar Rablerinin, kendilerine verdiği şeylerle zevk ve mutluluk duyarak cennetlerde ve nimetler içinde bulunurlar. Rableri onları cehennem azabından korumuştur. ﴾18﴿

Diyanet Vakfı: Rablerinin kendilerine verdikleriyle sefâ sürerler, (Zira) Rableri onları, cehennem azabından korumuştur. ﴾18﴿

E. Hamdi Yazır: Rablerinin kendilerine verdiği ile zevk ü sefâ sürerler. Rableri onları, cehennem azabından korumuştur. ﴾18﴿

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (١٩)

Kulû veşrebû henîen bi mâ kuntum ta’melûne. ﴾19﴿

Diyanet: Onlara, "Dünya'da yapmakta olduklarınızın karşılığında, sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak afiyetle yiyin için" denir. Biz, onlara, iri gözlü güzel hurileri eş olarak vermişizdir. ﴾19﴿

Diyanet Vakfı: Onlara: Yaptıklarınıza karşılık âfiyetle yeyin,için (denilir). ﴾19﴿

E. Hamdi Yazır: (Onlara): "Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yeyin, için" (denilir.) ﴾19﴿

مُتَّكِئِينَ عَلَى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ (٢٠)

Muttekiîne alâ sururin masfûfeh(masfûfetin), ve zevvecnâhum bi hûrin înin. ﴾20﴿

Diyanet: Onlara, "Dünya'da yapmakta olduklarınızın karşılığında, sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak afiyetle yiyin için" denir. Biz, onlara, iri gözlü güzel hurileri eş olarak vermişizdir. ﴾20﴿

Diyanet Vakfı: " Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak"Onları,ceylan gözlü hûrilerle evlendirmişizdir: ﴾20﴿

E. Hamdi Yazır: Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanırlar. Ayrıca biz onları ceylan gözlü hûrilerle evlendirdik. ﴾20﴿

وَالَّذِينَ آمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ (٢١)

Vellezîne âmenû vettebeathum zurriyyetuhum bi îmânin elhaknâ bihim zurriyyetehum ve mâ eletnâhum min amelihim min şey’in, kullumriin bi mâ kesebe rehînun. ﴾21﴿

Diyanet: İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı karşılığında rehindir. ﴾21﴿

Diyanet Vakfı: İman eden ve soylarından gelenlerde, imanda kendilerine tâbi olanlar (var ya)! İşte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de bir şey eksiltmedik. Herkes kazandıklarına karşı bir rehindir. ﴾21﴿

E. Hamdi Yazır: İman edip zürriyetleri de iman ile kendilerine tâbi olanlar (yok mu?); işte biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden birşey de eksiltmedik. Herkes kendi kazandığına bağlıdır. ﴾21﴿

وَأَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢٢)

Ve emdednâhum bi fâkihetin ve lahmin mimmâ yeştehûn (yeştehûne). ﴾22﴿

Diyanet: Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik. ﴾22﴿

Diyanet Vakfı: Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik. ﴾22﴿

E. Hamdi Yazır: Onlara canlarının istediği meyvalar ve etlerden bol bol verdik. ﴾22﴿

يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ (٢٣)

Yetenâzeûne fîhâ ke’sen lâ lagvun fîhâ ve lâ te’sîmun. ﴾23﴿

Diyanet: Orada, (içilince) boş söz söyletmeyen, günah işletmeyen dolu bir kadehi elden ele dolaştırırlar. ﴾23﴿

Diyanet Vakfı: Orada karşılıklı kadeh tokuştururlar, ama burada (içki yüzünden) ne saçmalama vardır ne de günaha girme. ﴾23﴿

E. Hamdi Yazır: Orada bir kadeh kapışırlar ki, onda ne bir saçmalama vardır, ne de günaha sokma. ﴾23﴿

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَأَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ (٢٤)

Ve yetûfu aleyhim gılmânun lehum ke ennehum lû’luun meknûnun. ﴾24﴿

Diyanet: Hizmetlerine verilmiş, kabuğunda saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar. ﴾24﴿

Diyanet Vakfı: Hizmetlerine verilmiş, (kabuğunda) saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar. ﴾24﴿

E. Hamdi Yazır: Kendilerine ait bir takım hizmetçiler de onların etrafında dönerler. Bu gençler sanki sedefleri içine gizlenmiş inci gibidirler. ﴾24﴿

وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ (٢٥)

Ve akbele ba’duhum alâ ba’dın yetesâelûn(yetesâelûne). ﴾25﴿

Diyanet: Birbirlerine dönüp ("Ne iyilik yaptınız da bu nimetlere ulaştınız?" diye) sorarlar. ﴾25﴿

Diyanet Vakfı: Cennettekiler birbirlerine dönüp sorarlar: ﴾25﴿

E. Hamdi Yazır: Birbirlerine yönelip soruyorlar. ﴾25﴿

قَالُوا إِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي أَهْلِنَا مُشْفِقِينَ (٢٦)

Kâlû innâ kunnâ kablu fî ehlinâ muşfikîn(muşfikîne). ﴾26﴿

Diyanet: Derler ki: "Şüphesiz daha önce biz, ailemiz içinde yaşarken (Allah'a isyandan) korkardık." ﴾26﴿

Diyanet Vakfı: Derler ki: "Daha önce biz, aile çevremiz içinde bile (ilâhî azaptan) korkardık." ﴾26﴿

E. Hamdi Yazır: Ve diyorlar ki: "Gerçekte biz daha önce (dünya hayatında) âilemiz içinde (âkibetimizden) korkardık". ﴾26﴿

فَمَنَّ اللَّهُ عَلَيْنَا وَوَقَانَا عَذَابَ السَّمُومِ (٢٧)

Fe mennallâhu aleynâ ve vekânâ azâbes semûm(semûmi). ﴾27﴿

Diyanet: "Allah da bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen cehennem azabından korudu." ﴾27﴿

Diyanet Vakfı: "Allah bize lütfetti de bizi vücudun içine işleyen azaptan korudu." ﴾27﴿

E. Hamdi Yazır: "Allah bize lutfetti de bizi (vücûdun) içine işleyen (kavurucu) azabdan korudu." ﴾27﴿

إِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ إِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ (٢٨)

İnnâ kunnâ min kablu ned’ûh(ned’ûhu), innehu huvel berrur rahîm(rahîmu). ﴾28﴿

Diyanet: "Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Şüphesiz O, iyilik edendir, çok merhametlidir." ﴾28﴿

Diyanet Vakfı: "Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur." ﴾28﴿

E. Hamdi Yazır: "Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Çünkü iyilik eden, esirgeyen ancak O'dur." ﴾28﴿

فَذَكِّرْ فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ (٢٩)

Fe zekkir fe mâ ente bi ni’meti rabbike bi kâhinin ve lâ mecnûn (mecnûnin). ﴾29﴿

Diyanet: (Ey Muhammed!) O hâlde, sen öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde, sen ne bir kâhinsin, ne de bir deli. ﴾29﴿

Diyanet Vakfı: (Resûlüm!) Sen öğüt ver. Rabbinin lütfuyla sen ne bir kâhinsin, ne de bir deli. ﴾29﴿

E. Hamdi Yazır: (Ey Muhammed!) sen hatırlat, öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde sen ne kâhinsin, ne de mecnûn. ﴾29﴿

أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ (٣٠)

Em yekûlûne şâirun neterabbesu bihî reybel menûni. ﴾30﴿

Diyanet: Yoksa onlar, "O bir şairdir; onun, zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz" mu diyorlar? ﴾30﴿

Diyanet Vakfı: Yoksa onlar: (O,) bir şairdir; onun, zamanın felâketlerine uğramasını bekliyoruz mu diyorlar? ﴾30﴿

E. Hamdi Yazır: Yoksa onlar (senin için): "Bir şâirdir, zamanın felaketlerine çarpılmasını gözetliyoruz." mu diyorlar? ﴾30﴿

قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ (٣١)

Kul terabbesû fe innî meakum minel muterabbisîn (muterabbisîne). ﴾31﴿

Diyanet: Onlara de ki: "Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim." ﴾31﴿

Diyanet Vakfı: De ki: Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. ﴾31﴿

E. Hamdi Yazır: De ki: Bekleyin, çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. ﴾31﴿

أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلَامُهُمْ بِهَذَا أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ (٣٢)

Em te’muruhum ahlâmuhum bi hâzâ em hum kavmun tâgûn (tâgûne). ﴾32﴿

Diyanet: Bunu kendilerine akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur? ﴾32﴿

Diyanet Vakfı: Onlara akılları mı bunu emreder, yoksa onlar, azgın bir topluluk mudur? ﴾32﴿

E. Hamdi Yazır: Onların akılları mı bunu emreder yoksa onlar azgın bir topluluk mudur? ﴾32﴿

أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ (٣٣)

Em yekûlûne tekavveleh (tekavvelehu), bel lâ yû’minûn(yû’minûne). ﴾33﴿

Diyanet: Yoksa "O Kur'an'ı kendisi uydurup söyledi" mi diyorlar? Hayır, (sırf inatlarından dolayı) iman etmiyorlar. ﴾33﴿

Diyanet Vakfı: Yahut "Onu kendisi uydurdu!" mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler. ﴾33﴿

E. Hamdi Yazır: Yoksa "Onu uydurdu" mu diyorlar? Hayır onlar inanmıyorlar. ﴾33﴿

فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ (٣٤)

Fel ye’tû bi hadîsin mislihî in kânû sâdikîn (sâdikîne). ﴾34﴿

Diyanet: Eğer doğru söyleyenler iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler! ﴾34﴿

Diyanet Vakfı: Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler. ﴾34﴿

E. Hamdi Yazır: Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz meydana getirsinler. ﴾34﴿

أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ (٣٥)

Em hulikû min gayri şey´in em humul hâlikûn (hâlikûne). ﴾35﴿

Diyanet: Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? ﴾35﴿

Diyanet Vakfı: Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? ﴾35﴿

E. Hamdi Yazır: Yoksa onlar, hiçbir şey olmadan (yani yaratıcısız) mı yaratıldılar? Yoksa kendileri yaratıcı mıdırlar? ﴾35﴿

أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ (٣٦)

Em halakûs semâvâti vel ard(arda), bel lâ yûkınûn(yûkınûne). ﴾36﴿

Diyanet: Yoksa, gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin olarak inanmıyorlar. ﴾36﴿

Diyanet Vakfı: Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır! Onlar bir türlü anlayıp inanmazlar. ﴾36﴿

E. Hamdi Yazır: Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar düşünüp hakikati anlamazlar. ﴾36﴿

أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ أَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ (٣٧)

Em indehum hazâinu rabbike em humul musaytırûn(musaytırûne). ﴾37﴿

Diyanet: Yoksa, Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hâkim olan kendileri midir? ﴾37﴿

Diyanet Vakfı: Yahut Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hakim olan kendileri midir? ﴾37﴿

E. Hamdi Yazır: Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yahut hâkim (her şeyin yöneticisi) kendileri midir? ﴾37﴿

أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ (٣٨)

Em lehum sullemun yestemiûne fîh(fîhî), fel ye’ti mustemiuhum bi sultânin mubîn(mubînin). ﴾38﴿

Diyanet: Yoksa onların, kendisi vasıtasıyla (ilâhî vahyi) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? (Eğer varsa) dinleyenleri, açık bir delil getirsin! ﴾38﴿

Diyanet Vakfı: Yoksa onların, üzerine çıkıp gizli sırları dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsinler. ﴾38﴿

E. Hamdi Yazır: Yoksa kendilerine mahsus (üzerine çıkıp sırları) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsin. ﴾38﴿

أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ (٣٩)

Em le hul benâtu ve le kumul benûn(benûne). ﴾39﴿

Diyanet: Yoksa, kızlar O'na (Allah'a) da oğullar size mi? ﴾39﴿

Diyanet Vakfı: Yoksa kızlar O'nun, oğullar da sizin mi? ﴾39﴿

E. Hamdi Yazır: Demek kızlar O'na, oğullar size öyle mi? ﴾39﴿

أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ (٤٠)

Em tes’eluhum ecren fe hum min magremin muskalûn(muskalûne). ﴾40﴿

Diyanet: Yoksa sen onlardan (tebliğ görevine karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar, borçtan ağır bir yük altında mı kalmışlardır? ﴾40﴿

Diyanet Vakfı: Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında eziliyorlar mı? ﴾40﴿

E. Hamdi Yazır: Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar? ﴾40﴿

أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ (٤١)

Em indehumul gaybu fe hum yektubûn (yektubûne). ﴾41﴿

Diyanet: Yoksa, gayb ilmi onların yanında da ondan mı yazıyorlar? ﴾41﴿

Diyanet Vakfı: Yoksa gayba ait bilgiler kendi yanlarında da, onlar mı yazıyorlar? ﴾41﴿

E. Hamdi Yazır: Yoksa gayb kendilerinin yanında da onlar mı yazıyorlar? ﴾41﴿

أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ (٤٢)

Em yurîdûne keydâ(keyden), fellezîne keferû humul mekîdûn(mekîdûne). ﴾42﴿

Diyanet: Yoksa, bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl, inkâr edenler tuzağa düşecek olanlardır. ﴾42﴿

Diyanet Vakfı: Yahut bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir. ﴾42﴿

E. Hamdi Yazır: Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o küfredenlerin kendileri tuzağa düşeceklerdir. ﴾42﴿

أَمْ لَهُمْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ (٤٣)

Em lehum ilâhun gayrullâh(gayrullâhi), subhânallâhi ammâ yuşrikûn(yuşrikûne). ﴾43﴿

Diyanet: Yoksa, onların Allah'tan başka bir ilâhı mı var? Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır. ﴾43﴿

Diyanet Vakfı: Veya onların Allah'tan başka bir tanrısı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır. ﴾43﴿

E. Hamdi Yazır: Yoksa onların Allah'tan başka bir ilâhı mı var? Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır. ﴾43﴿

وَإِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ (٤٤)

Ve in yerev kisfen mines semâi sâkıtan yekûlû sehâbun merkûm(merkûmun). ﴾44﴿

Diyanet: Gökten düşmekte olan parçalar görseler, "Bunlar, üst üste yığılmış bulutlardır" derler. ﴾44﴿

Diyanet Vakfı: Gökten düşen bir kütle görseler "Üst üste yığılmış bulutlardır" derler. ﴾44﴿

E. Hamdi Yazır: Gökten bir parçanın düştüğünü görseler, "Üst üste yığılmış bulutlardır." derler. ﴾44﴿

فَذَرْهُمْ حَتَّى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ (٤٥)

Fe zerhum hattâ yulâkû yevmehumullezî fîhî yus’akûne. ﴾45﴿

Diyanet: Artık sen çarpılacakları günlerine kadar onları kendi hâllerine bırak. ﴾45﴿

Diyanet Vakfı: Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları kendi hallerine bırak. ﴾45﴿

E. Hamdi Yazır: Artık çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar onları (kendi hallerine) bırak. ﴾45﴿

يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ (٤٦)

Yevme lâ yugnî anhum keyduhum ‏şey’en ve lâ hum yunsarûn(yunsarûne). ﴾46﴿

Diyanet: O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir ve kendilerine yardım da edilmeyecektir. ﴾46﴿

Diyanet Vakfı: O gün planları kendilerine hiçbir fayda vermez ve yardım da görmezler. ﴾46﴿

E. Hamdi Yazır: O gün hiçbir tedbirlerinin kendilerine zerre kadar faydası olmayacak ve hiçbir şekilde yardım da görmeyeceklerdir. ﴾46﴿

وَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذَلِكَ وَلَكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ (٤٧)

Ve inne lillezîne zalemû azâben dûne zâlike ve lâkinne ekserehum lâ ya’lemûn(ya’lemûne). ﴾47﴿

Diyanet: Şüphesiz zulmedenlere bundan başka bir azap daha var. Fakat onların çoğu bilmezler. ﴾47﴿

Diyanet Vakfı: Şüphesiz zulmedenlere, ondan başka da azap vardır. Fakat çokları bilmezler. ﴾47﴿

E. Hamdi Yazır: Şüphesiz o zulmedenlere ondan başka da azab vardır. Fakat çokları bilmezler. ﴾47﴿

وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ (٤٨)

Vasbir li hukmi rabbike fe inneke bi a’yuninâ, ve sebbih bi hamdi rabbike hîne tekûmu. ﴾48﴿

Diyanet: Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin, kalktığında Rabbini hamd ile tespih et. ﴾48﴿

Diyanet Vakfı: Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman da Rabbini hamd ile tesbih et. ﴾48﴿

E. Hamdi Yazır: Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman Rabbini hamd ile tesbih et. ﴾48﴿

وَمِنَ اللَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَإِدْبَارَ النُّجُومِ (٤٩)

Ve minel leyli fe sebbihhu ve idbâren nucûmi. ﴾49﴿

Diyanet: Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışı sırasında O'nu tespih et. ﴾49﴿

Diyanet Vakfı: Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra da O'nu tesbih et. ﴾49﴿

E. Hamdi Yazır: Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışında da O'nu tesbih et ﴾49﴿

Şair Kentli Blog’da Keşfet, öğren, ilham al. Hayata dair faydalı ve ilham verici içerikler. ✨