Saffat Suresi Okunuşu, Anlamı ve Fazileti
Saffat Suresi’nin Arapça-Türkçe okunuşu, anlamı ve faziletleri. Kur'an-ı Kerim'de yer alan Saffat Suresi oku, 182 ayetin anlamını keşfet ve Saffat Suresi hakkında merak edilen tüm bilgilere ulaşın.
Hakkında
Mekke döneminde inmiştir. 182 âyettir. Sûre, adını ilk âyette geçen “es-Sâffât” kelimesinden almıştır. Sâffât, sıra sıra dizilenler, saf saf duranlar demektir. Sûrede başlıca, meleklerden, cinlerden, kıyamet ve ahiret olaylarından söz edilmekte; Nûh, İbrahim, İsmail, İshak, Mûsâ, Hârun, İlyas, Lût ve Yûnus Peygamberlerin kıssalarına yer verilmektedir.
Nuzül
Mushaftaki sıralamada otuz yedinci, iniş sırasına göre elli altıncı sûredir. En‘âm sûresinden sonra, Lokman sûresinden önce Mekke’de inmiştir.
Konusu
Sâffât sûresinde Allah’ın birliği, âhiret hayatının gerçekliği, o hayatta neler olacağı, inkârcıların âhiretteki pişmanlıkları ve birbirlerini suçlamaları, ayrıca Allah’ın samimi kullarının cennetteki mutlu yaşayışları hakkında bilgi verildikten sonra Nûh, İbrâhim, İsmâil, İshak, Mûsâ ve Hârûn, İlyâs, Lût ve Yûnus peygamberlerin hayat hikâyelerinin ibretli yanları ve Allah’ın onları yardımıyla desteklemesi anlatılmakta; putperestlerin bâtıl inançları eleştirilmektedir. Sûre, genellikle Kur’an tilâveti ve duaların sonunda okunması âdet haline gelen ve “Sübhâne rabbike...” diye başlayıp “ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn” diye biten âyetlerle son bulmaktadır.
Saffat Suresi Okunuşu ve Anlamı (Sâffât Sûresî)
وَالصَّافَّاتِ صَفًّا (١)
Ves sâffati saffâ(saffen). ﴾1﴿
Diyanet: Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır. ﴾1﴿
Diyanet Vakfı: Saf saf dizilenlere, ﴾1﴿
E. Hamdi Yazır: Andolsun o saf bağlayıp duranlara. ﴾1﴿
فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا (٢)
Fez zâcirâti zecrâ(zecran). ﴾2﴿
Diyanet: Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır. ﴾2﴿
Diyanet Vakfı: O haykırıp sürenlere, ﴾2﴿
E. Hamdi Yazır: O haykırıp da sürenlere. ﴾2﴿
فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا (٣)
Fet tâliyâti zikrâ(zikran). ﴾3﴿
Diyanet: Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır. ﴾3﴿
Diyanet Vakfı: Ve o zikir okuyanlara, ﴾3﴿
E. Hamdi Yazır: Ve o yolda zikir okuyanlara. ﴾3﴿
إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ (٤)
İnne ilâhekum le vâhıd(vâhıdun). ﴾4﴿
Diyanet: Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır. ﴾4﴿
Diyanet Vakfı: Yemin ederim ki, ilâhınız birdir. ﴾4﴿
E. Hamdi Yazır: Ki sizin ilâhınız birdir. ﴾4﴿
رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ (٥)
Rabbus semâvâti vel ardı ve mâ beynehumâ ve rabbul meşârık(meşârıkı). ﴾5﴿
Diyanet: O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuların da (Batıların da) Rabbidir. ﴾5﴿
Diyanet Vakfı: O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, hem de doğuların Rabbidir. ﴾5﴿
E. Hamdi Yazır: O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir, bütün doğuların da Rabbidir. ﴾5﴿
إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ (٦)
İnnâ zeyyennes semâed dunyâ bi zîynetinil kevâkib(kevâkibi). ﴾6﴿
Diyanet: Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık. ﴾6﴿
Diyanet Vakfı: Biz yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik. ﴾6﴿
E. Hamdi Yazır: Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir zinetle, yıldızlarla süsledik. ﴾6﴿
وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ (٧)
Ve hıfzan min kulli şeytânin mârid(mâridin). ﴾7﴿
Diyanet: Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk. ﴾7﴿
Diyanet Vakfı: Ve (gökyüzünü) itaat dışına çıkan her şeytandan koruduk. ﴾7﴿
E. Hamdi Yazır: Onu her inatçı şeytandan koruduk. ﴾7﴿
لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ (٨)
Lâ yessemmeûne ilel meleil a’lâ ve yukzefûne minkulli cânib(cânibin). ﴾8﴿
Diyanet: Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. ﴾8﴿
Diyanet Vakfı: Onlar, artık mele-i a'lâ'ya (yüce topluluğa) kulak veremezler. Her taraftan taşlanırlar. ﴾8﴿
E. Hamdi Yazır: Onlar yüksek (melekler) topluluğunu dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar. ﴾8﴿
دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ (٩)
Duhûran ve lehum azâbun vâsib(vâsibun). ﴾9﴿
Diyanet: Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır. ﴾9﴿
Diyanet Vakfı: Kovulup atılırlar. Ve onlar için sürekli bir azap vardır. ﴾9﴿
E. Hamdi Yazır: Uzaklaştırılırlar. Onlara ardı arkası kesilmez bir azab vardır. ﴾9﴿
إِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ (١٠)
İllâ men hatıfel hatfete fe etbeahu şihâbun sâkib(sâkibun). ﴾10﴿
Diyanet: Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler (ve yok eder). ﴾10﴿
Diyanet Vakfı: Ancak (meleklerin konuşmalarından) bir söz kapan olursa, onu da delip geçen bir parlak ışık takip eder. ﴾10﴿
E. Hamdi Yazır: Ancak kulak hırsızlığı yapanlar olur. Onu da yakıcı bir alev takip eder. ﴾10﴿
فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمْ مَنْ خَلَقْنَا إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لَازِبٍ (١١)
Festeftihim e hum eşeddu halkan em men halaknâ, innâ halaknâhum min tînin lâzib(lâzibin). ﴾11﴿
Diyanet: (Ey Muhammed!) Şimdi sen onlara sor: "Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa yarattığımız diğer şeyleri yaratmak mı? Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık. ﴾11﴿
Diyanet Vakfı: Şimdi sor onlara! Yaratma bakımından onlar mı daha zor, yoksa bizim yarattığımız (insanlar) mı? Şüphesiz biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık. ﴾11﴿
E. Hamdi Yazır: Şimdi onlara sor: "Yaradılışça kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı?" Gerçekten biz onları cıvık bir çamurdan yarattık. ﴾11﴿
بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ (١٢)
Bel acibte ve yesharûn(yesharûne). ﴾12﴿
Diyanet: Hayır, sen (onların hâline) şaştın, onlar ise alay ediyorlar. ﴾12﴿
Diyanet Vakfı: Hayır, sen şaşıyorsun. Halbuki onlar alay ediyorlar. ﴾12﴿
E. Hamdi Yazır: Fakat sen onlara şaşıyorsun, ama onlar (seninle) eğleniyorlar. ﴾12﴿
وَإِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَ (١٣)
Ve izâ zukkirû lâ yezkurûn(yezkurûne). ﴾13﴿
Diyanet: Kendilerine öğüt verildiği zaman öğüt almıyorlar. ﴾13﴿
Diyanet Vakfı: Kendilerine öğüt verildiği vakit öğüt almazlar. ﴾13﴿
E. Hamdi Yazır: Kendilerine hatırlatıldığında da düşünmüyorlar. ﴾13﴿
وَإِذَا رَأَوْا آيَةً يَسْتَسْخِرُونَ (١٤)
Ve izâ raev âyeten yesteshırûn(yesteshırûne). ﴾14﴿
Diyanet: Bir mucize gördükleri zaman onu alaya alıyorlar. ﴾14﴿
Diyanet Vakfı: Bir mucize görseler alay ederler. ﴾14﴿
E. Hamdi Yazır: Bir mucize gördükleri zaman da eğlenceye alıyorlar. ﴾14﴿
وَقَالُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ (١٥)
Ve kâlû in hâzâ illâ sihrun mubîn(mubînun). ﴾15﴿
Diyanet: (Dediler ki:) "Bu bir büyüden başka bir şey değildir." ﴾15﴿
Diyanet Vakfı: Bu ancak açık bir büyüdür, derler. ﴾15﴿
E. Hamdi Yazır: Ve diyorlar ki: "Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir." ﴾15﴿
أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ (١٦)
E izâ mitnâ ve kunnâ turâben ve izâmen e innâ le meb’ûsûn(meb’ûsûne). ﴾16﴿
Diyanet: "Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi tekrar diriltileceğiz?" ﴾16﴿
Diyanet Vakfı: "Gerçekten biz öldüğümüz, toprak ve kemik olduğumuz zaman mı, diriltileceğiz?" ﴾16﴿
E. Hamdi Yazır: "Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman mı biz tekrar dirilecekmişiz?" ﴾16﴿
أَوَآبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ (١٧)
E ve âbâunel evvelûn(evvelûne). ﴾17﴿
Diyanet: "Önceden gelip geçmiş atalarımız da mı?" ﴾17﴿
Diyanet Vakfı: "İlk atalarımızda mı (diriltilecek)?" ﴾17﴿
E. Hamdi Yazır: "Önceki atalarımız da mı?.." ﴾17﴿
قُلْ نَعَمْ وَأَنْتُمْ دَاخِرُونَ (١٨)
Kul neam ve entum dâhırûn(dâhırûne). ﴾18﴿
Diyanet: De ki: "Evet, hem de siz aşağılanmış kimseler olarak (diriltileceksiniz)." ﴾18﴿
Diyanet Vakfı: De ki: Evet, hem de hor ve hakir olarak (diriltileceksiniz). ﴾18﴿
E. Hamdi Yazır: De ki: "Evet, hem de sizler çok aşağılanmış olarak (dirileceksiniz)." ﴾18﴿
فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنْظُرُونَ (١٩)
Fe innemâ hiye zecretun vâhıdetun fe izâ hum yenzurûn(yenzurûne). ﴾19﴿
Diyanet: O ancak şiddetli bir sesten ibarettir. Bir de bakarsın ki onlar (diriltilmiş hazır) beklemektedirler. ﴾19﴿
Diyanet Vakfı: O (diriltme) korkunç. bir sesten ibaret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar. ﴾19﴿
E. Hamdi Yazır: Çünkü O (sura üfürmek) zorlu bir kumandadan ibarettir ki, derhal onların gözleri açılıverir. ﴾19﴿
وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هَذَا يَوْمُ الدِّينِ (٢٠)
Ve kâlû yâ veylenâ hâzâ yevmud dîn(dîni). ﴾20﴿
Diyanet: Şöyle diyecekler: "Vay başımıza gelene! Bu beklenen ceza günüdür." ﴾20﴿
Diyanet Vakfı: (Durumu gören kâfirler:) Eyvah bize! Bu ceza günüdür, derler. ﴾20﴿
E. Hamdi Yazır: "Eyvah bizlere! İşte bu hesap günüdür." derler. ﴾20﴿
هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (٢١)
Hâzâ yevmul faslillezî kuntum bihî tukezzibûn(tukezzibûne). ﴾21﴿
Diyanet: Onlara, "İşte bu, yalanlamakta olduğunuz hüküm ve ayırım günüdür" denilir. ﴾21﴿
Diyanet Vakfı: İşte bu; yalanlamış olduğunuz hüküm günüdür. ﴾21﴿
E. Hamdi Yazır: (Onlara): "İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz (iyi ve kötüyü) ayırt etme günüdür" denir. ﴾21﴿
احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ (٢٢)
Uhşurûllezîne zalemû ve ezvâcehum ve mâ kânû ya’budûn(ya’budûne). ﴾22﴿
Diyanet: Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir. ﴾22﴿
Diyanet Vakfı: (Allah, meleklerine emreder:) ''Zalimleri, onların aynı yoldaki arkadaşlarını ve tapmış olduklarını toplayın''. ﴾22﴿
E. Hamdi Yazır: Toplayın mahşere o zulmedenleri, eşlerini ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri. ﴾22﴿
مِنْ دُونِ اللَّهِ فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ (٢٣)
Min dûnillâhi fehdûhum ilâ sırâtıl cahîm(cahîmi). ﴾23﴿
Diyanet: Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir. ﴾23﴿
Diyanet Vakfı: ''Allah'tan başka . Onlara cehennemin yolunu gösterin''. ﴾23﴿
E. Hamdi Yazır: Toplayın da götürün onları sırata (cehennem köprüsüne) doğru. ﴾23﴿
وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْئُولُونَ (٢٤)
Vakıfûhum innehum mes’ûlûn(mes’ûlûne). ﴾24﴿
Diyanet: Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir. ﴾24﴿
Diyanet Vakfı: ''Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler! ﴾24﴿
E. Hamdi Yazır: Ve durdurun onları, çünkü sorguya çekilecekler. ﴾24﴿
مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ (٢٥)
Mâ lekum lâ tenâsarûn(tenâsarûne). ﴾25﴿
Diyanet: Onlara, "Ne diye yardımlaşmıyorsunuz?" denir. ﴾25﴿
Diyanet Vakfı: Size ne oldu ki birbirinize yardım etmiyorsunuz? ﴾25﴿
E. Hamdi Yazır: (Onlara): "Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?" (denilir.) ﴾25﴿
بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ (٢٦)
Bel humul yevme musteslimûn(musteslimûne). ﴾26﴿
Diyanet: Hayır, onlar bugün teslim olmuş kimselerdir. ﴾26﴿
Diyanet Vakfı: Evet, onlar o gün zilletle boyun eğeceklerdir. ﴾26﴿
E. Hamdi Yazır: Hayır, bugün onlar teslim olmuşlardır. ﴾26﴿
وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ (٢٧)
Ve akbele ba’duhum alâ ba’dın yetesâelûn(yetesâelûne). ﴾27﴿
Diyanet: Birbirlerine yönelip sorarlar (çekişirler). ﴾27﴿
Diyanet Vakfı: (İşte bu duruma düştükleri vakit) onlardan bir kısmı, diğerlerine yönelir, birbirlerini sorumlu tutmaya çalışırlar. ﴾27﴿
E. Hamdi Yazır: Onlar, birbirine dönmüş soruşuyorlar. ﴾27﴿
قَالُوا إِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ (٢٨)
Kâlû innekum kuntum te’tûnenâ anil yemîn(yemîni). ﴾28﴿
Diyanet: Şöyle derler: "Siz bize sağdan gelirdiniz. Bize haktan yana görünürdünüz." ﴾28﴿
Diyanet Vakfı: (Uyanlar, uydukları adamlara:) Siz bize sağdan gelirdiniz (sûreti haktan görünürdünüz) derler. ﴾28﴿
E. Hamdi Yazır: Onlar: "Siz bize (uğurlu görünerek) sağdan gelir dururdunuz" derler. ﴾28﴿
قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ (٢٩)
Kâlû bel lem tekûnû mû’minîn(mû’minîne). ﴾29﴿
Diyanet: Diğerleri de onlara şöyle derler: "Hayır, siz zaten mü'min kimseler değildiniz." ﴾29﴿
Diyanet Vakfı: (Ötekiler de:) "Bilâkis, derler, siz inanan kimseler değildiniz". ﴾29﴿
E. Hamdi Yazır: (İleri gelenler de) derler ki: "Hayır, siz inanmamıştınız." ﴾29﴿
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ (٣٠)
Ve mâ kâne lenâ aleykum min sultân(sultânin), bel kuntum kavmen tâgîn(tâgîne). ﴾30﴿
Diyanet: "Bizim, sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetimiz yoktu. Hatta siz azgın bir kavimdiniz." ﴾30﴿
Diyanet Vakfı: "Bizim sizi zorlayacak bir gücümüz yoktu. Fakat siz kendiniz azgın bir toplum idiniz." ﴾30﴿
E. Hamdi Yazır: "Bizim de size karşı bir gücümüz yoktu. Fakat siz azmış bir kavimdiniz." ﴾30﴿
فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا إِنَّا لَذَائِقُونَ (٣١)
Fe hakka aleynâ kavlu rabbinâ innâ le zâıkûn(zâıkûne). ﴾31﴿
Diyanet: "Artık Rabbimizin sözü (azap) bizim hakkımızda gerçekleşti. Biz onu mutlaka tadacağız." ﴾31﴿
Diyanet Vakfı: "Onun için Rabbimizin hükmü bize hak oldu. Biz (hak ettiğimiz cezayı) mutlaka tadacağız." ﴾31﴿
E. Hamdi Yazır: "Onun için üzerimize Rabbimizin azab sözü hak oldu. Şüphesiz azabımızı tadacağız." ﴾31﴿
فَأَغْوَيْنَاكُمْ إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ (٣٢)
Fe agveynâkum innâ kunnâ gâvîn(gâvîne). ﴾32﴿
Diyanet: "Evet, biz sizi saptırdık. Çünkü biz de sapkın kimselerdik." ﴾32﴿
Diyanet Vakfı: "Biz sizi azdırdık. Çünkü kendimiz de azmıştık." ﴾32﴿
E. Hamdi Yazır: "Evet biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz azgındık." ﴾32﴿
فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ (٣٣)
Fe innehum yevme izin fîl azâbi muşterikûn(muşterikûne). ﴾33﴿
Diyanet: Artık onlar o gün azapta ortaktırlar. ﴾33﴿
Diyanet Vakfı: Şüphesiz o gün onlar azapta ortaktırlar. ﴾33﴿
E. Hamdi Yazır: O halde hepsi o gün azabda ortaktırlar. ﴾33﴿
إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ (٣٤)
İnnâ kezâlike nef’alu bil mucrimîn(mucrimîne). ﴾34﴿
Diyanet: İşte biz suçlulara böyle yaparız. ﴾34﴿
Diyanet Vakfı: İşte biz, suçlulara böyle yaparız. ﴾34﴿
E. Hamdi Yazır: İşte biz günahkarlara böyle yaparız. ﴾34﴿
إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ (٣٥)
İnnehum kânû izâ kîle lehum lâ ilâhe illallâhu yestekbirûn(yestekbirûne). ﴾35﴿
Diyanet: Çünkü onlar, kendilerine, "Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur" denildiği zaman, inanmayıp büyüklük taslıyorlardı. ﴾35﴿
Diyanet Vakfı: Çünkü onlara: Allah'tan başka tanrı yoktur, denildiği zaman kibirle direnirlerdi. ﴾35﴿
E. Hamdi Yazır: Çünkü onlar, kendilerine: "Allah'tan başka ilâh yoktur" denildiği zaman kafa tutuyorlardı. ﴾35﴿
وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُو آلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍ (٣٦)
Ve yekûlûne e innâ le târikû âlihetinâ li şâirin mecnûn(mecnûnin). ﴾36﴿
Diyanet: "Biz, deli bir şair için ilâhlarımızı mı terk edeceğiz?" diyorlardı. ﴾36﴿
Diyanet Vakfı: "Mecnun bir şair için biz tanrılarımızı bırakacak mıyız?" derlerdi. ﴾36﴿
E. Hamdi Yazır: Ve: "Biz, hiçbir mecnun (deli) şair için ilâhlarımızı bırakır mıyız?" diyorlardı. ﴾36﴿
بَلْ جَاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ (٣٧)
Bel câe bil hakkı ve saddakal murselîn(murselîne). ﴾37﴿
Diyanet: Hayır, öyle değil. O, hakkı getirmiş, (önceki) peygamberleri de tasdik etmiştir. ﴾37﴿
Diyanet Vakfı: Hayır! O, gerçeği getirdi ve peygamberleri de doğruladı. ﴾37﴿
E. Hamdi Yazır: Hayır o, hak ile geldi ve bütün peygamberleri tasdik etti. ﴾37﴿
إِنَّكُمْ لَذَائِقُو الْعَذَابِ الْأَلِيمِ (٣٨)
İnnekum le zâikûl azâbil elîm(elîmi). ﴾38﴿
Diyanet: Şüphesiz siz mutlaka elem dolu azabı tadacaksınız. ﴾38﴿
Diyanet Vakfı: Kuşkusuz siz acı azabı tadacaksınız. ﴾38﴿
E. Hamdi Yazır: Elbette siz o acı azabı tadacaksınız. ﴾38﴿
وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ (٣٩)
Ve mâ tuczevne illâ mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne). ﴾39﴿
Diyanet: Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız. ﴾39﴿
Diyanet Vakfı: Çekeceğiniz ceza yapmakta olduğunuzdan başka bir şeyin cezası değildir. ﴾39﴿
E. Hamdi Yazır: Bununla beraber başka değil, hep yaptığınız amellerinizle cezalandırılacaksınız. ﴾39﴿
إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ (٤٠)
İllâ ibâdallâhil muhlesîn(muhlesîne). ﴾40﴿
Diyanet: Ancak Allah'ın halis kulları başka. ﴾40﴿
Diyanet Vakfı: (Bu azaptan) Ancak Allah'ın hâlis kulları istisnâ edilecek. ﴾40﴿
E. Hamdi Yazır: Sadece Allah'ın ihlaslı kulları müstesnadır. ﴾40﴿
أُولَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ (٤١)
Ulâike lehum rizkun ma’lûm(ma’lûmun). ﴾41﴿
Diyanet: İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir. ﴾41﴿
Diyanet Vakfı: Bunlar için bilinen bir rızık vardır. ﴾41﴿
E. Hamdi Yazır: İşte onlar için belli bir rızık vardır. ﴾41﴿
فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ (٤٢)
Fevâkih(fevâkihu), ve hum mukremûn(mukremûne). ﴾42﴿
Diyanet: İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir. ﴾42﴿
Diyanet Vakfı: (Türlü türlü) meyveler vardır. Ve onlar ağırlanırlar. ﴾42﴿
E. Hamdi Yazır: Meyveler (vardır), onlara hep ikram edilir. ﴾42﴿
فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (٤٣)
Fî cennâtin naîm(naîmi). ﴾43﴿
Diyanet: Onlar Naîm cennetlerindedirler. ﴾43﴿
Diyanet Vakfı: Naîm cennetlerinde . ﴾43﴿
E. Hamdi Yazır: Naîm cennetlerinde. ﴾43﴿
عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ (٤٤)
Alâ sururin mutekâbilîn(mutekâbilîne). ﴾44﴿
Diyanet: Koltuklar üzerinde karşılıklı olarak otururlar. ﴾44﴿
Diyanet Vakfı: Tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar. ﴾44﴿
E. Hamdi Yazır: (Onlar) Karşılıklı tahtlar üzerindedirler. ﴾44﴿
يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ (٤٥)
Yutâfu aleyhim bi ke’sin min maîn(maînin). ﴾45﴿
Diyanet: Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır. ﴾45﴿
Diyanet Vakfı: Onlara pınardan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır. ﴾45﴿
E. Hamdi Yazır: Pınardan doldurulmuş bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır. ﴾45﴿
بَيْضَاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ (٤٦)
Beydâe lezzetin liş şâribîn(şâribîne). ﴾46﴿
Diyanet: Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır. ﴾46﴿
Diyanet Vakfı: Berraktır, içenlere lezzet verir. ﴾46﴿
E. Hamdi Yazır: İçenlere lezzet veren. ﴾46﴿
لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ (٤٧)
Lâ fîhâ gavlun ve lâ hum anhâ yunzefûn(yunzefûne). ﴾47﴿
Diyanet: Onda baş döndürme özelliği yoktur. Onlar, onu içmekle sarhoş da olmazlar. ﴾47﴿
Diyanet Vakfı: O içkide ne sersemletme vardır ne de onunla sarhoş olurlar. ﴾47﴿
E. Hamdi Yazır: Onda ne bir zararlı sonuç vardır, ne de sarhoşluk verir. ﴾47﴿
وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ (٤٨)
Ve indehum kâsırâtut tarfı în(înun). ﴾48﴿
Diyanet: Yanlarında bakışlarını yalnızca kendilerine çevirmiş iri gözlü eşler vardır. ﴾48﴿
Diyanet Vakfı: Yanlarında güzel bakışlarını yalnız onlara tahsis etmiş, iri gözlü eşler vardır. ﴾48﴿
E. Hamdi Yazır: Yanlarında iri gözlü, bakışlarını kocalarından başkalarına çevirmeyen hanımlar vardır. ﴾48﴿
كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ (٤٩)
Ke enne hunne beydun meknûn(meknûnun). ﴾49﴿
Diyanet: Sanki onlar (beyazlıklarıyla), saklanmış (gün yüzü görmemiş) yumurtalardır. ﴾49﴿
Diyanet Vakfı: Onlar, gün yüzü görmemiş yumurta gibi bembeyazdır. ﴾49﴿
E. Hamdi Yazır: Sanki onlar örtülüp saklanmış yumurta gibidirler. ﴾49﴿
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ (٥٠)
Fe akbele ba’duhum alâ ba’dın yetesâelûn(yetesâelûne). ﴾50﴿
Diyanet: Derken birbirlerine yönelip sorarlar. ﴾50﴿
Diyanet Vakfı: İşte o zaman, birbirlerine dönerek (dünyadaki hallerini) soracaklar. ﴾50﴿
E. Hamdi Yazır: Derken birbirine dönüp sorarlar: ﴾50﴿
قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ (٥١)
Kâle kâilun minhum innî kâne lî karîn(karînun). ﴾51﴿
Diyanet: İçlerinden biri der ki: "Benim bir arkadaşım vardı." ﴾51﴿
Diyanet Vakfı: İçlerinden biri: "Benim, bir arkadaşım vardı" der. ﴾51﴿
E. Hamdi Yazır: İçlerinden bir sözcü der ki: "Gerçekten benim bir arkadaşım vardı." ﴾51﴿
يَقُولُ أَإِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ (٥٢)
Yekûlu e inneke le minel musaddikîn(musaddikîne). ﴾52﴿
Diyanet: "Sen de tekrar dirilmeyi tasdik edenlerden misin?" derdi. ﴾52﴿
Diyanet Vakfı: Derdi ki: Sen de (dirilmeye) inananlardan mısın? ﴾52﴿
E. Hamdi Yazır: Derdi ki: "Sen gerçekten inananlardan mısın?" ﴾52﴿
أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَإِنَّا لَمَدِينُونَ (٥٣)
E izâ mitnâ ve kunnâ turâben ve izâmen e innâ le medînûn(medînûne). ﴾53﴿
Diyanet: "Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi hesaba çekileceğiz?" ﴾53﴿
Diyanet Vakfı: Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız? ﴾53﴿
E. Hamdi Yazır: "Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman biz hakikaten cezalanacak mıyız?" ﴾53﴿
قَالَ هَلْ أَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ (٥٤)
Kâle hel entum muttaliûn(muttaliûne). ﴾54﴿
Diyanet: Konuşan o kimse, yanındakilere, "Bakar mısınız, hâli ne oldu?" der. ﴾54﴿
Diyanet Vakfı: (O zât, dünyâda geçmiş olan hâdiseyi bu şekilde anlattıktan sonra Allah Teâlâ orada bulunanlara:) Siz işin gerçeğine vâkıf mısınız? dedi. ﴾54﴿
E. Hamdi Yazır: "Siz onu tanır mısınız?" der. ﴾54﴿
فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ (٥٥)
Fettalea fe reâhu fî sevâil cahîm(cahîmi). ﴾55﴿
Diyanet: Kendisi de bakar ve onu cehennemin ortasında görür. ﴾55﴿
Diyanet Vakfı: ( İşte o zaman konuşan baktı, arkadaşını cehennemin ortasında gördü. ﴾55﴿
E. Hamdi Yazır: Derken bakınır ve onu cehennemin ta ortasında görür. ﴾55﴿
قَالَ تَاللَّهِ إِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِ (٥٦)
Kâle tallâhi in kidte le turdîn(turdîne). ﴾56﴿
Diyanet: Ona şöyle der: "Allah'a andolsun, neredeyse beni de helâk edecektin." ﴾56﴿
Diyanet Vakfı: "Yemin ederim ki, sen az daha beni de helâk edecektin. ﴾56﴿
E. Hamdi Yazır: Ona şöyle der: "Allah'a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni helak edecektin." ﴾56﴿
وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ (٥٧)
Ve lev lâ ni’metu rabbî le kuntu minel muhdarîn(muhdarîne). ﴾57﴿
Diyanet: "Rabbimin nimeti olmasaydı, mutlaka ben de cehenneme konulanlardan olmuştum." ﴾57﴿
Diyanet Vakfı: Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum" dedi. ﴾57﴿
E. Hamdi Yazır: "Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de bu tutuklananlardan olacaktım." ﴾57﴿
أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ (٥٨)
E fe mâ nahnu bi meyyitîn(meyyitîne). ﴾58﴿
Diyanet: "Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?" ﴾58﴿
Diyanet Vakfı: Birinci ölümümüz hariç, bir daha biz ölmeyecek miyiz? ﴾58﴿
E. Hamdi Yazır: "Nasılmış bak. Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz? ﴾58﴿
إِلَّا مَوْتَتَنَا الْأُولَى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ (٥٩)
İllâ mevtetenel ûlâ ve mâ nahnu bi muazzebîn(muazzebîne). ﴾59﴿
Diyanet: "Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?" ﴾59﴿
Diyanet Vakfı: Yalnız ilk ölümümüz, başka ölüm yok ve biz azâba da uğratılmayacağız ha?!" ﴾59﴿
E. Hamdi Yazır: Biz azaba uğratılmayacak mıymışız? ﴾59﴿
إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (٦٠)
İnne hâzâ le huvel fevzul azîm(azîmu). ﴾60﴿
Diyanet: Şüphesiz bu (cennetteki nimetlere ulaşmak) büyük bir başarıdır. ﴾60﴿
Diyanet Vakfı: Şüphesiz bu, büyük kurtuluştur. ﴾60﴿
E. Hamdi Yazır: İşte bu büyük kurtuluştur. ﴾60﴿
لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ (٦١)
Li misli hâzâ fel ya’melil âmilûn(âmilûne). ﴾61﴿
Diyanet: Çalışanlar böylesi için çalışsınlar! ﴾61﴿
Diyanet Vakfı: Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş için çalışsınlar. ﴾61﴿
E. Hamdi Yazır: Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar. ﴾61﴿
أَذَلِكَ خَيْرٌ نُزُلًا أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ (٦٢)
E zâlike hayrun nuzulen em şeceretuz zakkûm(zakkûmi). ﴾62﴿
Diyanet: Ziyafet olarak bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? ﴾62﴿
Diyanet Vakfı: Şimdi ziyafet olarak, cennet ehli için anılan bu nimetler mi daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?. ﴾62﴿
E. Hamdi Yazır: Nasıl, bu mu daha hayırlı konukluk için, yoksa zakkum ağacı mı? ﴾62﴿
إِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِمِينَ (٦٣)
İnnâ cealnâhâ fitneten liz zâlimîn(zâlimîne). ﴾63﴿
Diyanet: Şüphesiz biz onu zalimler için bir imtihan aracı kıldık. ﴾63﴿
Diyanet Vakfı: Biz onu (zakkumu) zalimler için bir fitne (imtihan) kıldık. ﴾63﴿
E. Hamdi Yazır: Gerçekten biz onu zalimler için bir fitne (imtihan) yaptık. ﴾63﴿
إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ (٦٤)
İnnehâ şeceretun tahrucu fî aslil cahîm(cahîmi). ﴾64﴿
Diyanet: O, cehennemin dibinde biten bir ağaçtır. ﴾64﴿
Diyanet Vakfı: Zira o, cehennemin dibinde bitip yetişen bir ağaçtır. ﴾64﴿
E. Hamdi Yazır: O bir ağaçtır ki cehennemin dibinde çıkar. ﴾64﴿
طَلْعُهَا كَأَنَّهُ رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ (٦٥)
Tal’uhâ ke ennehu ruûsuş şeyâtîn(şeyâtîni). ﴾65﴿
Diyanet: Onun meyveleri sanki şeytanların kafalarıdır. ﴾65﴿
Diyanet Vakfı: Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir. ﴾65﴿
E. Hamdi Yazır: Tomurcukları şeytanların başları gibidir. ﴾65﴿
فَإِنَّهُمْ لَآكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِئُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ (٦٦)
Fe innehum le âkilûne minhâ fe mâliûne min hel butûn(butûni). ﴾66﴿
Diyanet: Cehennemlikler ondan yiyecekler ve onunla karınlarını dolduracaklardır. ﴾66﴿
Diyanet Vakfı: (Cehennemdekiler) ondan yerler ve karınlarını ondan doldururlar. ﴾66﴿
E. Hamdi Yazır: Mutlaka onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır. ﴾66﴿
ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَمِيمٍ (٦٧)
Summe inne lehum aleyhâ le şevben min hamîm(hamîmin). ﴾67﴿
Diyanet: Sonra onlar için bunun üstüne kaynar sudan karışık bir içecek vardır. ﴾67﴿
Diyanet Vakfı: Sonra zakkum yemeğinin üzerine onlar için, kaynar su karıştırılmış bir içki vardır. ﴾67﴿
E. Hamdi Yazır: Sonra üzerine onlar için kaynar bir içecek vardır. ﴾67﴿
ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى الْجَحِيمِ (٦٨)
Summe inne merciahum le ilel cahîm(cahîmi). ﴾68﴿
Diyanet: Sonra onların dönüşleri mutlaka cehennemedir. ﴾68﴿
Diyanet Vakfı: Sonra kesinlikle onların dönüşü, çılgın ateşe olacaktır. ﴾68﴿
E. Hamdi Yazır: Sonra da dönecekleri yer, şüphesiz cehennemdir. ﴾68﴿
إِنَّهُمْ أَلْفَوْا آبَاءَهُمْ ضَالِّينَ (٦٩)
İnnehum elfev âbâehum dâllîne. ﴾69﴿
Diyanet: Çünkü onlar babalarını sapık kimseler olarak buldular. ﴾69﴿
Diyanet Vakfı: Kuşkusuz onlar atalarını dalâlette buldular . ﴾69﴿
E. Hamdi Yazır: Çünkü onlar, atalarını sapıklıkta buldular. ﴾69﴿
فَهُمْ عَلَى آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ (٧٠)
Fe hum alâ âsârihim yuhreûn(yuhreûne). ﴾70﴿
Diyanet: Kendileri de onların izinden koşa koşa gitmektedirler. ﴾70﴿
Diyanet Vakfı: Şimdi de kendileri onların peşlerinden koşturuyorlar. ﴾70﴿
E. Hamdi Yazır: Şimdi de kendileri onların izlerinde koşturuyorlar. ﴾70﴿
وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الْأَوَّلِينَ (٧١)
Ve lekad dalle kablehum ekserul evvelîn(evvelîne). ﴾71﴿
Diyanet: Andolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da sapmıştı. ﴾71﴿
Diyanet Vakfı: Andolsun ki, onlardan önce eski milletlerin çoğu dalâlete düştü. ﴾71﴿
E. Hamdi Yazır: Andolsun ki, onlardan öncekilerin çoğu sapıklıkta idiler. ﴾71﴿
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِمْ مُنْذِرِينَ (٧٢)
Ve lekad erselnâ fî him munzirîn(munzirîne). ﴾72﴿
Diyanet: Andolsun, biz onlara da uyarıcılar göndermiştik. ﴾72﴿
Diyanet Vakfı: Kuşkusuz, biz onlara uyarıcılar göndermiştik. ﴾72﴿
E. Hamdi Yazır: Gerçekten biz onlara içlerinden uyarıcı peygamberler de gönderdik. ﴾72﴿
فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ (٧٣)
Fanzur keyfe kâne âkibetul munzerîn(munzerîne). ﴾73﴿
Diyanet: Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu! ﴾73﴿
Diyanet Vakfı: Uyarılanların âkıbetinin ne olduğuna bir bak! ﴾73﴿
E. Hamdi Yazır: Sonra da bak o uyarılanların sonu nasıl oldu? ﴾73﴿
إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ (٧٤)
İllâ ibâdallâhil muhlasîn(muhlasîne). ﴾74﴿
Diyanet: Ancak Allah'ın ihlâslı kulları başka. ﴾74﴿
Diyanet Vakfı: Allah'ın ihlâslı kulları müstesna. ﴾74﴿
E. Hamdi Yazır: Ancak Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka. ﴾74﴿
وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ (٧٥)
Ve lekad nâdânâ nûhun fe le ni’mel mucîbûn(mucîbûne). ﴾75﴿
Diyanet: Andolsun, Nûh bize dua edip seslenmişti. Biz ne güzel cevap vereniz! ﴾75﴿
Diyanet Vakfı: Andolsun, Nuh bize yalvarıp yakardı. Biz de duayı ne güzel kabul ederiz! ﴾75﴿
E. Hamdi Yazır: Andolsun ki Nuh bize seslenip dua etmişti de biz de ne güzel kabul etmiştik. ﴾75﴿
وَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ (٧٦)
Ve necceynâhu ve ehlehu minel kerbil azîm(azîmi). ﴾76﴿
Diyanet: Onu ve ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık. ﴾76﴿
Diyanet Vakfı: Kendisini ve ailesini büyük felâketten kurtardık. ﴾76﴿
E. Hamdi Yazır: Biz hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık. ﴾76﴿
وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاقِينَ (٧٧)
Ve cealnâ zurriyyetehu humul bâkîn(bâkîne). ﴾77﴿
Diyanet: Onun neslini yeryüzünde kalanlar kıldık. ﴾77﴿
Diyanet Vakfı: Biz yalnız Nuh'un soyunu kalıcı kıldık. ﴾77﴿
E. Hamdi Yazır: Hem onun neslini bâki kalanlar kıldık. ﴾77﴿
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ (٧٨)
Ve tereknâ aleyhi fîl âhirîn(âhirîne). ﴾78﴿
Diyanet: Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık. ﴾78﴿
Diyanet Vakfı: Sonradan gelenler içinde ona iyi bir nam bıraktık ﴾78﴿
E. Hamdi Yazır: Hem de sonradan gelenler içinde güzel bir namını bıraktık. ﴾78﴿
سَلَامٌ عَلَى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ (٧٩)
Selâmun alâ nûhın fîl âlemîn(âlemîne). ﴾79﴿
Diyanet: Âlemler içinde Nûh'a selâm olsun! ﴾79﴿
Diyanet Vakfı: Bütün âlemlerden Nuh'a selam olsun! ﴾79﴿
E. Hamdi Yazır: Bütün âlemler içinde Nuh'a selam olsun. ﴾79﴿
إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (٨٠)
İnnâ kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne). ﴾80﴿
Diyanet: İşte biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. ﴾80﴿
Diyanet Vakfı: İşte biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. ﴾80﴿
E. Hamdi Yazır: İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız. ﴾80﴿
إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ (٨١)
İnnehu min ibâdinel mû’minîn(mû’minîne). ﴾81﴿
Diyanet: Çünkü o, bizim mü'min kullarımızdandı. ﴾81﴿
Diyanet Vakfı: Zira o, bizim inanmış kullarımızdan idi. ﴾81﴿
E. Hamdi Yazır: Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı. ﴾81﴿
ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ (٨٢)
Summe agraknel âharîn(âharîne). ﴾82﴿
Diyanet: Sonra biz, diğerlerini suda boğduk. ﴾82﴿
Diyanet Vakfı: Nihayet ötekileri (inanmayanları) suda boğduk. ﴾82﴿
E. Hamdi Yazır: Sonra diğerlerini suda boğduk. ﴾82﴿
وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ (٨٣)
Ve inne min şîatihî le ibrâhîm(ibrâhîme). ﴾83﴿
Diyanet: Şüphesiz İbrahim de O'nun taraftarlarından idi. ﴾83﴿
Diyanet Vakfı: Şüphesiz İbrahim de onun (Nuh'un) milletinden idi. ﴾83﴿
E. Hamdi Yazır: Şüphesiz ki İbrahim de onun kolundandı. ﴾83﴿
إِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ (٨٤)
İz câe rabbehu bi kalbin selîm(selîmin). ﴾84﴿
Diyanet: Hani o, Rabbine temiz bir kalple gelmişti. ﴾84﴿
Diyanet Vakfı: Çünkü Rabbine kalb-i selîm ile geldi. ﴾84﴿
E. Hamdi Yazır: Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti. ﴾84﴿
إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ (٨٥)
İz kâle li ebîhi ve kavmihî mâzâ ta’budûn(ta’budûne). ﴾85﴿
Diyanet: Hani babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz neye tapıyorsunuz?" ﴾85﴿
Diyanet Vakfı: Hani o, babasına ve kavmine: Siz kime kulluk ediyorsunuz? demişti. ﴾85﴿
E. Hamdi Yazır: O babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz nelere tapıyorsunuz?" ﴾85﴿
أَئِفْكًا آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ (٨٦)
E ifken âliheten dûnallâhi turîdûn(turîdûne). ﴾86﴿
Diyanet: "Allah'ı bırakıp da birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?" ﴾86﴿
Diyanet Vakfı: "Allah'tan başka bir takım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?" ﴾86﴿
E. Hamdi Yazır: "Yalancılık etmek için mi Allah'tan başka ilâhlar istiyorsunuz?" ﴾86﴿
فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ (٨٧)
Fe mâ zannukum bi rabbil âlemîn(âlemîne). ﴾87﴿
Diyanet: "O hâlde, âlemlerin Rabbi hakkında görüşünüz nedir?" ﴾87﴿
Diyanet Vakfı: "O halde âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?" ﴾87﴿
E. Hamdi Yazır: "Siz âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?" ﴾87﴿
فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ (٨٨)
Fe nazara nazraten fîn nucûm(nucûmi). ﴾88﴿
Diyanet: İbrahim, yıldızlara baktı ve "Ben hastayım" dedi. ﴾88﴿
Diyanet Vakfı: Bunun üzerine İbrahim yıldızlara şöyle bir baktı. ﴾88﴿
E. Hamdi Yazır: Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi. ﴾88﴿
فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٌ (٨٩)
Fe kâle innî sakîm(sakîmun). ﴾89﴿
Diyanet: İbrahim, yıldızlara baktı ve "Ben hastayım" dedi. ﴾89﴿
Diyanet Vakfı: Ben hastayım, dedi. ﴾89﴿
E. Hamdi Yazır: Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi. ﴾89﴿
فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ (٩٠)
Fe tevellev anhu mudbirîn(mudbirîne). ﴾90﴿
Diyanet: Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar. ﴾90﴿
Diyanet Vakfı: Ona arkalarını dönüp gittiler. ﴾90﴿
E. Hamdi Yazır: O zaman arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler. ﴾90﴿
فَرَاغَ إِلَى آلِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ (٩١)
Ferâga ilâ âlihetihim fe kâle e lâ te’kulûn(te’kulûne). ﴾91﴿
Diyanet: İbrahim, onların putlarının tarafına gizlice gitti ve şöyle dedi: "Yemez misiniz?" ﴾91﴿
Diyanet Vakfı: Yavaşça putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce:) Yemiyor musunuz? ﴾91﴿
E. Hamdi Yazır: Derken bir kurnazlıkla onların ilâhlarına vardı da, "Buyursanıza, yemez misiniz?" dedi. ﴾91﴿
مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ (٩٢)
Mâ lekum lâ tentıkûn(tentıkûne). ﴾92﴿
Diyanet: "Ne diye konuşmuyorsunuz?" ﴾92﴿
Diyanet Vakfı: Neden konuşmuyorsunuz? dedi. ﴾92﴿
E. Hamdi Yazır: (Cevap vermediklerini görünce de): "Neyiniz var da konuşmuyorsunuz?" (dedi). ﴾92﴿
فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ (٩٣)
Ferâga aleyhim darben bil yemîn(yemîni). ﴾93﴿
Diyanet: Derken üzerlerine yürüyüp onlara güçlü bir darbe indirdi. ﴾93﴿
Diyanet Vakfı: Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi.) ﴾93﴿
E. Hamdi Yazır: Nihayet bir yolunu bulup onlara kuvvetli bir darbe indirdi. ﴾93﴿
فَأَقْبَلُوا إِلَيْهِ يَزِفُّونَ (٩٤)
Fe akbelû ileyhi yeziffûn(yeziffûne). ﴾94﴿
Diyanet: Kavmi (telaş içinde) koşarak ona doğru geldi. ﴾94﴿
Diyanet Vakfı: (Putperestler) koşarak İbrahim'e geldiler. ﴾94﴿
E. Hamdi Yazır: Bunun üzerine birbirlerine girerek ona yürüdüler. ﴾94﴿
قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ (٩٥)
Kâle e ta’budûne mâ tenhıtûn(tenhıtûne). ﴾95﴿
Diyanet: İbrahim, şöyle dedi: "Yonttuğunuz putlara mı tapıyorsunuz?" ﴾95﴿
Diyanet Vakfı: İbrahim: Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz! ﴾95﴿
E. Hamdi Yazır: İbrahim dedi ki: "A, siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?" ﴾95﴿
وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ (٩٦)
Vallâhu halakakum ve mâ ta’melûn(ta’melûne). ﴾96﴿
Diyanet: "Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır." ﴾96﴿
Diyanet Vakfı: Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı, dedi. ﴾96﴿
E. Hamdi Yazır: "Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır." ﴾96﴿
قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا فَأَلْقُوهُ فِي الْجَحِيمِ (٩٧)
Kâlûbnû lehu bunyânen fe elkûhu fîl cahîm(cahîmi). ﴾97﴿
Diyanet: Kavmi, "Onun için bir bina yapın, (içinde ateş yakın) ve onu ateşe atın" dedi. ﴾97﴿
Diyanet Vakfı: Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın! dediler. ﴾97﴿
E. Hamdi Yazır: Onlar: "Haydin onun için bir yapı yapın da onu ateşe atın." dediler. ﴾97﴿
فَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَسْفَلِينَ (٩٨)
Fe erâdû bihî keyden fe cealnâ humul esfelîn(esfelîne). ﴾98﴿
Diyanet: Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en alçak kimseler kıldık. ﴾98﴿
Diyanet Vakfı: Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık. ﴾98﴿
E. Hamdi Yazır: Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de kendilerini daha alçak düşürdük. ﴾98﴿
وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَى رَبِّي سَيَهْدِينِ (٩٩)
Ve kâle innî zâhibun ilâ rabbî seyehdîn(seyehdîni). ﴾99﴿
Diyanet: İbrahim, şöyle dedi: "Ben Rabbime (O'nun emrettiği yere) gideceğim. O, bana yol gösterecektir." ﴾99﴿
Diyanet Vakfı: (Oradan kurtulan İbrahim:) "Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek". ﴾99﴿
E. Hamdi Yazır: Bir de dedi ki: "Ben Rabbime gidiyorum, o bana yolunu gösterir." ﴾99﴿
رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ (١٠٠)
Rabbi heb lî mines sâlihîn(sâlihîne). ﴾100﴿
Diyanet: "Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla." ﴾100﴿
Diyanet Vakfı: O : "Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver", dedi. ﴾100﴿
E. Hamdi Yazır: "Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!" ﴾100﴿
فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ (١٠١)
Fe beşşernâhu bi gulâmin halîm(halîmin). ﴾101﴿
Diyanet: Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik. ﴾101﴿
Diyanet Vakfı: İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik. ﴾101﴿
E. Hamdi Yazır: Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik. ﴾101﴿
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ (١٠٢)
Fe lemmâ belega meahus sa’ye kâle yâ buneyye innî erâ fîl menâmi ennî ezbehuke fanzur mâzâ terâ, kâle yâ ebetif’al mâ tû’meru setecidunî inşâallâhu mines sâbirîn(sâbirîne). ﴾102﴿
Diyanet: Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?" dedi. O da, "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi. ﴾102﴿
Diyanet Vakfı: Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi. ﴾102﴿
E. Hamdi Yazır: Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: "Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?" dedi. Çocuk da: "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi. ﴾102﴿
فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ (١٠٣)
Fe lemmâ eslemâ ve tellehu lil cebîn(cebîni). ﴾103﴿
Diyanet: Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!" ﴾103﴿
Diyanet Vakfı: Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca: ﴾103﴿
E. Hamdi Yazır: Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine yatırdı. ﴾103﴿
وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ (١٠٤)
Ve nâdeynâhu en yâ ibrâhîm(ibrâhîmu). ﴾104﴿
Diyanet: Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!" ﴾104﴿
Diyanet Vakfı: Biz ona: " Ey İbrahim!" diye seslendik. ﴾104﴿
E. Hamdi Yazır: Biz de ona şöyle seslendik: "Ey İbrahim! " ﴾104﴿
قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (١٠٥)
Kad saddakter ru’yâ, innâ kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne). ﴾105﴿
Diyanet: "Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız." ﴾105﴿
Diyanet Vakfı: Rüyayı gerçekleştirdin.Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. ﴾105﴿
E. Hamdi Yazır: "Rüyana gerçekten sadakat gösterdin, şüphesiz ki, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız." ﴾105﴿
إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْبَلَاءُ الْمُبِينُ (١٠٦)
İnne hâzâ le huvel belâul mubîn(mubînu). ﴾106﴿
Diyanet: "Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır." ﴾106﴿
Diyanet Vakfı: Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır. ﴾106﴿
E. Hamdi Yazır: "Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı." (dedik) ﴾106﴿
وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ (١٠٧)
Ve fedeynâhu bi zibhın azîm(azîmin). ﴾107﴿
Diyanet: Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık. ﴾107﴿
Diyanet Vakfı: Biz, oğluna bedel ona büyük bir kurban verdik. ﴾107﴿
E. Hamdi Yazır: Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik. ﴾107﴿
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ (١٠٨)
Ve tereknâ aleyhi fîl âhirîn(âhirîne). ﴾108﴿
Diyanet: Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık. ﴾108﴿
Diyanet Vakfı: Geriden gelecekler arasında ona (iyi birnam) bıraktık: ﴾108﴿
E. Hamdi Yazır: Kendisine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm bıraktık. ﴾108﴿
سَلَامٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ (١٠٩)
Selâmun alâ ibrâhîm(ibrâhîme). ﴾109﴿
Diyanet: İbrahim'e selâm olsun. ﴾109﴿
Diyanet Vakfı: İbrahim'e selam! dedik. ﴾109﴿
E. Hamdi Yazır: Selam olsun İbrahim'e... ﴾109﴿
كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (١١٠)
Kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne). ﴾110﴿
Diyanet: İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız. ﴾110﴿
Diyanet Vakfı: Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. ﴾110﴿
E. Hamdi Yazır: İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız. ﴾110﴿
إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ (١١١)
İnnehu min ibâdinel mû’minîn(mû’minîne). ﴾111﴿
Diyanet: Çünkü o mü'min kullarımızdandı. ﴾111﴿
Diyanet Vakfı: Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandır. ﴾111﴿
E. Hamdi Yazır: Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı. ﴾111﴿
وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَاقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ (١١٢)
Ve beşşernâhu bi ishâka nebiyyen mines sâlihîn(sâlihîne). ﴾112﴿
Diyanet: Biz onu salihlerden bir peygamber olarak İshak ile de müjdeledik. ﴾112﴿
Diyanet Vakfı: Sâlihlerden bir peygamber olarak O'na (İbrahim'e) İshak'ı müjdeledik. ﴾112﴿
E. Hamdi Yazır: Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak'ı müjdeledik. ﴾112﴿
وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَى إِسْحَاقَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِهِ مُبِينٌ (١١٣)
Ve bâreknâ aleyhi ve alâ ishâk(ishâka), ve min zurriyyetihimâ muhsinun ve zâlimun li nefsihi mubîn(mubînun). ﴾113﴿
Diyanet: Onu da İshak'ı da uğurlu kıldık. Her ikisinin nesillerinden iyilik yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de. ﴾113﴿
Diyanet Vakfı: Kendisini ve İshak'ı mübarek (kutlu ve bereketli) eyledik. Lâkin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa kötülük edenler de olacak. ﴾113﴿
E. Hamdi Yazır: Hem ona hem İshak'a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de hem iyilik yapanlar var, hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var. ﴾113﴿
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ (١١٤)
Ve lekad menennâ alâ mûsâ ve hârûn(hârûne). ﴾114﴿
Diyanet: Andolsun, biz Mûsâ'ya ve Hârûn'a da lütufta bulunduk. ﴾114﴿
Diyanet Vakfı: Andolsun biz Musa'ya da Harun'a da nimetler verdik. ﴾114﴿
E. Hamdi Yazır: Andolsun ki biz Musa ile Harun'a da nimetler verdik. ﴾114﴿
وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ (١١٥)
Ve necceynâ humâ ve kavme humâ minel kerbil azîm(azîmi). ﴾115﴿
Diyanet: Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. ﴾115﴿
Diyanet Vakfı: Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. ﴾115﴿
E. Hamdi Yazır: Hem kendilerini ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. ﴾115﴿
وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ (١١٦)
Ve nasarnâhum fe kânû humul gâlibîn(gâlibîne). ﴾116﴿
Diyanet: Onlara yardım ettik de onlar galip gelenler oldular. ﴾116﴿
Diyanet Vakfı: Kendilerine yardım ettik de galip gelen onlar oldu. ﴾116﴿
E. Hamdi Yazır: Hem yardım ettik onlara da, galip gelenler onlar oldular. ﴾116﴿
وَآتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَبِينَ (١١٧)
Ve âteynâ humel kitâbel mustebîn(mustebîne). ﴾117﴿
Diyanet: Biz onlara (hükümlerimizi) açıklayan Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik. ﴾117﴿
Diyanet Vakfı: Her ikisine de apaçık anlaşılan bir kitabı (Tevrat'ı) verdik. ﴾117﴿
E. Hamdi Yazır: Hem kendilerine o belli kitabı (Tevrat'ı) verdik. ﴾117﴿
وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ (١١٨)
Ve hedeynâ humes sırâtal mustekîm(mustekîme). ﴾118﴿
Diyanet: Onları doğru yola ilettik. ﴾118﴿
Diyanet Vakfı: Her ikisini de doğru yola ilettik. ﴾118﴿
E. Hamdi Yazır: Kendilerini doğru yola çıkardık. ﴾118﴿
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْآخِرِينَ (١١٩)
Ve tereknâ aleyhimâ fîl âhirîn(âhirîne). ﴾119﴿
Diyanet: Sonradan gelenler arasında onlara güzel birer ad bıraktık. ﴾119﴿
Diyanet Vakfı: Sonra gelenler içinde, namlarına şunu bıraktık. ﴾119﴿
E. Hamdi Yazır: Sonrakiler içinde onlara iyi bir nam bıraktık: ﴾119﴿
سَلَامٌ عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ (١٢٠)
Selâmun alâ mûsâ ve hârûn(hârûne). ﴾120﴿
Diyanet: Mûsâ'ya ve Hârûn'a selâm olsun. ﴾120﴿
Diyanet Vakfı: Musa ve Harun'a selam olsun. ﴾120﴿
E. Hamdi Yazır: Selam olsun, Musa ile Harun'a. ﴾120﴿
إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (١٢١)
İnnâ kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne). ﴾121﴿
Diyanet: Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. ﴾121﴿
Diyanet Vakfı: Doğrusu biz, iyileri böylece mükâfatlandırırız. ﴾121﴿
E. Hamdi Yazır: İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız. ﴾121﴿
إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ (١٢٢)
İnne humâ min ibâdinel mû’minîn(mû’minîne). ﴾122﴿
Diyanet: Çünkü onlar mü'min kullarımızdan idiler. ﴾122﴿
Diyanet Vakfı: Şüphesiz, ikisi de mümin kullarımızdandı. ﴾122﴿
E. Hamdi Yazır: Çünkü onların ikisi de bizim mümin kullarımızdandı. ﴾122﴿
وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ (١٢٣)
Ve inne ilyâse le minel murselîn(murselîne). ﴾123﴿
Diyanet: Şüphesiz İlyas da peygamberlerden idi. ﴾123﴿
Diyanet Vakfı: İlyas da şüphe yok ki, peygamberlerdendi. ﴾123﴿
E. Hamdi Yazır: Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendir. ﴾123﴿
إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَلَا تَتَّقُونَ (١٢٤)
İz kâle li kavmihî e lâ tettekûn(tettekûne). ﴾124﴿
Diyanet: Hani kavmine şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" ﴾124﴿
Diyanet Vakfı: (İlyas) milletine: (Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? ﴾124﴿
E. Hamdi Yazır: Hani o kavmine: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız? ﴾124﴿
أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ (١٢٥)
Eted’ûne ba’len ve tezerûne ahsenel hâlikîn(hâlikîne). ﴾125﴿
Diyanet: "Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah'ı bırakarak "Ba'l'e mi tapıyorsunuz?" ﴾125﴿
Diyanet Vakfı: Yaratanların en iyisini bırakıp da Ba'l'e mi taparsınız? demişti. ﴾125﴿
E. Hamdi Yazır: Yaratanların en güzeli olanı bırakıp da "Ba'l'e" (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?" dedi. ﴾125﴿
اللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ (١٢٦)
Allâhe rabbekum ve rabbe âbâikumul evvelîn(evvelîne). ﴾126﴿
Diyanet: "Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah'ı bırakarak "Ba'l'e mi tapıyorsunuz?" ﴾126﴿
Diyanet Vakfı: "Sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbi olan Allah'ı?" ﴾126﴿
E. Hamdi Yazır: "Sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı" ﴾126﴿
فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ (١٢٧)
Fe kezzebûhu fe inne hum le muhdarûn(muhdarûne). ﴾127﴿
Diyanet: Onu yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir. ﴾127﴿
Diyanet Vakfı: Bunun üzerine İlyas'ı yalanladılar. Onun için onların hepsi (cehenneme) götürüleceklerdir. ﴾127﴿
E. Hamdi Yazır: Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu yüzden onlar mutlaka (cehennemde) hazır bulundurulacaklardır. ﴾127﴿
إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ (١٢٨)
İllâ ibâdallâhil muhlasîn(muhlasîne). ﴾128﴿
Diyanet: Ancak Allah'ın ihlâslı kulları başka. ﴾128﴿
Diyanet Vakfı: Ancak Allah'ın ihlâslı kulları müstesna. ﴾128﴿
E. Hamdi Yazır: Ancak Allah'ın ihlaslı kulları müstesna. ﴾128﴿
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ (١٢٩)
Ve tereknâ aleyhi fîl âhirîn(âhirîne). ﴾129﴿
Diyanet: Sonradan gelenler içerisinde ona güzel bir ad bıraktık. ﴾129﴿
Diyanet Vakfı: Sonra gelenler içinde, kendisine bir ün bıraktık, ﴾129﴿
E. Hamdi Yazır: Ona da sonrakiler içinde şunu bıraktık: ﴾129﴿
سَلَامٌ عَلَى إِلْ يَاسِينَ (١٣٠)
Selâmun alâ ilyâsîn(ilyâsîne). ﴾130﴿
Diyanet: İlyas'a selâm olsun. ﴾130﴿
Diyanet Vakfı: "İlyas'a selâm!" dedik. ﴾130﴿
E. Hamdi Yazır: Selam olsun İlyâsîn'e . ﴾130﴿
إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (١٣١)
İnnâ kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne). ﴾131﴿
Diyanet: Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. ﴾131﴿
Diyanet Vakfı: Şüphesiz biz, iyileri işte böyle mükâfatlandırırız. ﴾131﴿
E. Hamdi Yazır: İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız. ﴾131﴿
إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ (١٣٢)
İnnehu min ibâdinel mû’minîn(mû’minîne). ﴾132﴿
Diyanet: Çünkü o bizim mü'min kullarımızdandı. ﴾132﴿
Diyanet Vakfı: Çünkü o, bizim mümin kullarımızdandı. ﴾132﴿
E. Hamdi Yazır: Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı. ﴾132﴿
وَإِنَّ لُوطًا لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ (١٣٣)
Ve inne lûtan le minel murselîn(murselîne). ﴾133﴿
Diyanet: Şüphesiz Lût da peygamberlerdendi. ﴾133﴿
Diyanet Vakfı: Lût da elbette peygamberlerdendi. ﴾133﴿
E. Hamdi Yazır: Şüphesiz Lût da gönderilen peygamberlerdendir. ﴾133﴿
إِذْ نَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ (١٣٤)
İz necceynâhu ve ehlehû ecmaîn(ecmaîne). ﴾134﴿
Diyanet: Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kâfir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık. ﴾134﴿
Diyanet Vakfı: Hani biz Lût'u ve ailesinin hepsini kurtardık. ﴾134﴿
E. Hamdi Yazır: Hani biz onu ve ailesinin tamamını kurtarmıştık. ﴾134﴿
إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ (١٣٥)
İllâ acûzen fîl gâbirîn(gâbirîne). ﴾135﴿
Diyanet: Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kâfir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık. ﴾135﴿
Diyanet Vakfı: Ancak geridekiler arasında kalan yaşlı bir kadın dışında, ﴾135﴿
E. Hamdi Yazır: Ancak geride kalıp batanlar içinde kalan yaşlı bir kadın hariç. ﴾135﴿
ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ (١٣٦)
Summe demmernel âharîn(âharîne). ﴾136﴿
Diyanet: Sonra da diğerlerini yok ettik. ﴾136﴿
Diyanet Vakfı: Sonra diğerlerini yok ettik. ﴾136﴿
E. Hamdi Yazır: Sonra diğerlerini helak etmiştik. ﴾136﴿
وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِحِينَ (١٣٧)
Ve innekum le temurrûne aleyhim musbihîn(musbihîne). ﴾137﴿
Diyanet: Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ düşünmeyecek misiniz? ﴾137﴿
Diyanet Vakfı: (Ey insanlar!) Siz onların yanlarından geçip gidiyorsunuz:sabahleyin ﴾137﴿
E. Hamdi Yazır: Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz? ﴾137﴿
وَبِاللَّيْلِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ (١٣٨)
Ve bil leyl(leyli), e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne). ﴾138﴿
Diyanet: Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ düşünmeyecek misiniz? ﴾138﴿
Diyanet Vakfı: Ve geceleyin. Hâla akıllanmayacak mısınız? ﴾138﴿
E. Hamdi Yazır: Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz? ﴾138﴿
وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ (١٣٩)
Ve inne yûnuse le minel murselîn(murselîne). ﴾139﴿
Diyanet: Şüphesiz Yûnus da peygamberlerdendi. ﴾139﴿
Diyanet Vakfı: Doğrusu Yunus da gönderilen peygamberlerdendi. ﴾139﴿
E. Hamdi Yazır: Şüphesiz Yunus da gönderilen peygamberlerdendir. ﴾139﴿
إِذْ أَبَقَ إِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ (١٤٠)
İz ebeka ilel fulkil meşhûn(meşhûni). ﴾140﴿
Diyanet: Hani o kaçıp yüklü gemiye binmişti. ﴾140﴿
Diyanet Vakfı: Hani o, dolu bir gemiye binip kaçmıştı. ﴾140﴿
E. Hamdi Yazır: Hani o bir zaman dolu bir gemiye kaçmıştı. ﴾140﴿
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَضِينَ (١٤١)
Fe sâheme fe kâne minel mudhadîn(mudhadîne). ﴾141﴿
Diyanet: Gemidekilerle kur'a çekmiş ve kaybedenlerden olmuştu. ﴾141﴿
Diyanet Vakfı: Gemide olanlarla karşılıklı kur'a çektiler de kaybedenlerden oldu. ﴾141﴿
E. Hamdi Yazır: (Oradakilerle) kur'a çekmiş de kaydırılanlardan (yenilenlerden) olmuştu. ﴾141﴿
فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ (١٤٢)
Feltekamehul hûtu ve huve mulîm(mulîmun). ﴾142﴿
Diyanet: Böylece, Yûnus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu. ﴾142﴿
Diyanet Vakfı: Yunus kendini kınayıp dururken onu bir balık yuttu. ﴾142﴿
E. Hamdi Yazır: Derken (denize atılmış ve) kendisini balık yutmuştu. (Kendi nefsini) kınıyordu. ﴾142﴿
فَلَوْلَا أَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ (١٤٣)
Fe lev lâ ennehu kâne minel musebbihîn(musebbihîne). ﴾143﴿
Diyanet: Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı. ﴾143﴿
Diyanet Vakfı: Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, ﴾143﴿
E. Hamdi Yazır: Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. ﴾143﴿
لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (١٤٤)
Le lebise fî batnihî ila yevmi yub’asûn(yub’asûne). ﴾144﴿
Diyanet: Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı. ﴾144﴿
Diyanet Vakfı: Tekrar diriltilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. ﴾144﴿
E. Hamdi Yazır: Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı. ﴾144﴿
فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاءِ وَهُوَ سَقِيمٌ (١٤٥)
Fe nebeznâhu bil arâi ve huve sakîm(sakîmun). ﴾145﴿
Diyanet: Derken biz onu hasta bir hâlde sahile attık. ﴾145﴿
Diyanet Vakfı: Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık. ﴾145﴿
E. Hamdi Yazır: Biz onu hasta bir halde bir alana çıkardık. ﴾145﴿
وَأَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ يَقْطِينٍ (١٤٦)
Ve enbetnâ aleyhi şecereten min yaktîn(yaktînin). ﴾146﴿
Diyanet: Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik. ﴾146﴿
Diyanet Vakfı: Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat bitirdik. ﴾146﴿
E. Hamdi Yazır: Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik. ﴾146﴿
وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِائَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ (١٤٧)
Ve erselnâhu ilâ mieti elfin ev yezîdûn(yezidûne). ﴾147﴿
Diyanet: Biz onu yüz bin, yahut daha fazla insana peygamber olarak gönderdik. ﴾147﴿
Diyanet Vakfı: Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. ﴾147﴿
E. Hamdi Yazır: Biz onu (Yunus'u) yüz bin veya daha çok insana peygamber olarak gönderdik. ﴾147﴿
فَآمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ (١٤٨)
Fe âmenû fe metta’nâhum ilâ hîn(hînin). ﴾148﴿
Diyanet: Nihayet onlar iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik. ﴾148﴿
Diyanet Vakfı: Sonunda ona iman ettiler, bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar yaşattık. ﴾148﴿
E. Hamdi Yazır: O zaman ona iman ettiler de biz onları bir zamana kadar yaşattık. ﴾148﴿
فَاسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ (١٤٩)
Festeftihim e li rabbikel benâtu ve lehumul benûn(benûne). ﴾149﴿
Diyanet: Ey Muhammed! Onlara sor: Kız çocukları Rabbinin de, erkek çocukları onların mı? ﴾149﴿
Diyanet Vakfı: Putperestlere sor: Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı? ﴾149﴿
E. Hamdi Yazır: Şimdi sor o seninkilere: Kızlar, Rabbinin de, oğlanlar onların mı? ﴾149﴿
أَمْ خَلَقْنَا الْمَلَائِكَةَ إِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ (١٥٠)
Em halaknel melâikete inâsen ve hum şâhidûn(şâhidûne). ﴾150﴿
Diyanet: Yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar şahid mi bulunuyorlarmış? ﴾150﴿
Diyanet Vakfı: Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık? ﴾150﴿
E. Hamdi Yazır: Yoksa biz melekleri dişi yaratmışız da onlar şahit mi bulunuyorlarmış? ﴾150﴿
أَلَا إِنَّهُمْ مِنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ (١٥١)
E lâ innehum min ifkihim le yekûlûn(yekûlûne). ﴾151﴿
Diyanet: İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar. ﴾151﴿
Diyanet Vakfı: Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar ki; ﴾151﴿
E. Hamdi Yazır: Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı: "Allah doğurdu" derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar. ﴾151﴿
وَلَدَ اللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (١٥٢)
Veledallâhu ve innehum le kâzibûn(kâzibûne). ﴾152﴿
Diyanet: İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar. ﴾152﴿
Diyanet Vakfı: "Allah doğurdu" diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. ﴾152﴿
E. Hamdi Yazır: Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı: "Allah doğurdu" derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar. ﴾152﴿
أَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ (١٥٣)
Astafel benâti alel benîn(benîne). ﴾153﴿
Diyanet: Yoksa Allah kızları erkeklere tercih mi etti? ﴾153﴿
Diyanet Vakfı: Allah, kızları oğullara tercih mi etmiş! ﴾153﴿
E. Hamdi Yazır: (Allah) kızları oğullara tercih mi etmiş? ﴾153﴿
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ (١٥٤)
Mâ lekum, keyfe tahkumûn(tahkumûne). ﴾154﴿
Diyanet: Neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz! ﴾154﴿
Diyanet Vakfı: Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? ﴾154﴿
E. Hamdi Yazır: Size ne oldu? Nasıl hükmediyorsunuz? ﴾154﴿
أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (١٥٥)
E fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne). ﴾155﴿
Diyanet: Hiç düşünmüyor musunuz? ﴾155﴿
Diyanet Vakfı: Hiç düşünmüyor musunuz? ﴾155﴿
E. Hamdi Yazır: Hiç düşünmüyor musunuz? ﴾155﴿
أَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُبِينٌ (١٥٦)
Em lekum sultânun mubîn(mubînun). ﴾156﴿
Diyanet: Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var? ﴾156﴿
Diyanet Vakfı: Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var? ﴾156﴿
E. Hamdi Yazır: Yoksa sizin için açık bir delil mi var? ﴾156﴿
فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (١٥٧)
Fe’tû bi kitâbikum in kuntum sâdikîn(sâdikîne). ﴾157﴿
Diyanet: Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz getirin (bu delili içeren) kitabınızı! ﴾157﴿
Diyanet Vakfı: Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin! ﴾157﴿
E. Hamdi Yazır: O halde, eğer doğru söylüyorsanız getirin kitabınızı. ﴾157﴿
وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ (١٥٨)
Ve cealû beynehu ve beynel cinneti nesebâ(neseben), ve lekad alimetil cinnetu innehum le muhdarûn(muhdarûne). ﴾158﴿
Diyanet: Allah ile cinler arasında da nesep bağı kurdular. Oysa cinler de kendilerinin Allah'ın huzuruna getirileceklerini bilirler. ﴾158﴿
Diyanet Vakfı: Allah ile cinler arasında da bir soy birliği uydurdular. Andolsun, cinler de kendilerinin hesap yerine götürüleceklerini bilirler. ﴾158﴿
E. Hamdi Yazır: Onlar, Allah ile cinler arasında bir neseb (hısımlık bağı) uydurdular. Oysa andolsun cinler bilirler ki, o yalancılar mutlaka cehenneme götürüleceklerdir. ﴾158﴿
سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ (١٥٩)
Subhânallâhi ammâ yasifûn(yasifûne). ﴾159﴿
Diyanet: Allah, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir. ﴾159﴿
Diyanet Vakfı: Allah, onların isnat edegeldiklerinden yücedir, münezzehtir. ﴾159﴿
E. Hamdi Yazır: Allah, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir. ﴾159﴿
إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ (١٦٠)
İllâ ibâdallâhil muhlasîn(muhlasîne). ﴾160﴿
Diyanet: Ancak Allah'ın ihlâslı kulları bunlar gibi değildir. ﴾160﴿
Diyanet Vakfı: Allah'ın ihlâsa erdirilmiş kulları müstesnadır (onlar azap görmeyeceklerdir). ﴾160﴿
E. Hamdi Yazır: Fakat Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka (onlar, Allah'ı böyle şirk ile vasıflamazlar). ﴾160﴿
فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ (١٦١)
Fe innekum ve mâ ta’budûn(ta’budûne). ﴾161﴿
Diyanet: (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz. ﴾161﴿
Diyanet Vakfı: Sizler ve taptığınız şeyler! ﴾161﴿
E. Hamdi Yazır: Çünkü siz ve taptıklarınız, ﴾161﴿
مَا أَنْتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنِينَ (١٦٢)
Mâ entum aleyhi bi fâtinîn(fâtinîne). ﴾162﴿
Diyanet: (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz. ﴾162﴿
Diyanet Vakfı: Hiçbiriniz, Allah'a karşı azdırıp saptıramazsınız. ﴾162﴿
E. Hamdi Yazır: Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız. ﴾162﴿
إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحِيمِ (١٦٣)
İllâ men huve sâlil cahîm(cahîmi). ﴾163﴿
Diyanet: (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz. ﴾163﴿
Diyanet Vakfı: Cehenneme girecek kimseden başkasını. ﴾163﴿
E. Hamdi Yazır: Kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını. ﴾163﴿
وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ (١٦٤)
Ve mâ minnâ illâ lehu makâmun ma’lûm(ma’lûmun). ﴾164﴿
Diyanet: (Melekler derler ki:) "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır." ﴾164﴿
Diyanet Vakfı: "(Melekler şöyle derler:) Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır." ﴾164﴿
E. Hamdi Yazır: (Melekler): "Bizden her birimizin belli bir makamı vardır. ﴾164﴿
وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ (١٦٥)
Ve innâ le nahnus sâffûn(sâffûne). ﴾165﴿
Diyanet: "Şüphesiz biz (orada) saf duranlarız." ﴾165﴿
Diyanet Vakfı: " Şüphesiz biz,orada sıra sıra dururuz." ﴾165﴿
E. Hamdi Yazır: Biziz o saf saf dizilenler, biziz! ﴾165﴿
وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ (١٦٦)
Ve innâ le nahnul musebbihûn(musebbihûne). ﴾166﴿
Diyanet: "Şüphesiz biz (Allah'ı) tespih edip yüceltenleriz." ﴾166﴿
Diyanet Vakfı: "Ve şüphesiz Allah'ı tesbih ederiz." ﴾166﴿
E. Hamdi Yazır: Biziz o tesbih edenler, biziz!" derler. ﴾166﴿
وَإِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ (١٦٧)
Ve in kânû le yekûlûn(yekûlûne). ﴾167﴿
Diyanet: Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlâslı kullar olurduk." ﴾167﴿
Diyanet Vakfı: "Putperestler şöyle diyorlardı". ﴾167﴿
E. Hamdi Yazır: (Müşrikler) şöyle diyorlardı: ﴾167﴿
لَوْ أَنَّ عِنْدَنَا ذِكْرًا مِنَ الْأَوَّلِينَ (١٦٨)
Lev enne indenâ zikren minel evvelîn(evvelîne). ﴾168﴿
Diyanet: Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlâslı kullar olurduk." ﴾168﴿
Diyanet Vakfı: "Eğer öncekilere verilenlerden bizde de bir kitap olsaydı", ﴾168﴿
E. Hamdi Yazır: "Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı," ﴾168﴿
لَكُنَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ (١٦٩)
Le kunnâ ibâdallâhil muhlasîn(muhlasîne). ﴾169﴿
Diyanet: Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlâslı kullar olurduk." ﴾169﴿
Diyanet Vakfı: "Mutlaka Allah'ın ihlâslı kulları olurduk!" . ﴾169﴿
E. Hamdi Yazır: "Elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk." ﴾169﴿
فَكَفَرُوا بِهِ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ (١٧٠)
Fe keferû bih(bihî), fe sevfe ya’lemûn(ya’lemûne). ﴾170﴿
Diyanet: Fakat (kitap gelince) onu inkâr ettiler. Yakında (sonlarının ne olacağını) bilecekler. ﴾170﴿
Diyanet Vakfı: İşte şimdi onu inkâr ettiler. Ama ileride bileceklerdir! ﴾170﴿
E. Hamdi Yazır: Fakat şimdi onu inkâr ettiler. Ama ilerde bileceklerdir. ﴾170﴿
وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ (١٧١)
Ve lekad sebekat kelimetunâ li ibâdinel murselîn(murselîne). ﴾171﴿
Diyanet: Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti: ﴾171﴿
Diyanet Vakfı: Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: ﴾171﴿
E. Hamdi Yazır: Andolsun ki peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir: ﴾171﴿
إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ (١٧٢)
İnnehum le humul mensûrûn(mensûrûne). ﴾172﴿
Diyanet: "Onlara mutlaka yardım edilecektir." ﴾172﴿
Diyanet Vakfı: Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır. ﴾172﴿
E. Hamdi Yazır: "Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır," ﴾172﴿
وَإِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ (١٧٣)
Ve inne cundenâ le humul gâlibûn(gâlibûne). ﴾173﴿
Diyanet: "Şüphesiz ordularımız galip gelecektir." ﴾173﴿
Diyanet Vakfı: Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir. ﴾173﴿
E. Hamdi Yazır: "Ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir." ﴾173﴿
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ (١٧٤)
Fe tevelle anhum hattâ hîn(hînin). ﴾174﴿
Diyanet: O hâlde, bir süreye kadar onlardan yüz çevir ﴾174﴿
Diyanet Vakfı: Onun için sen bir süreye kadar onlara aldırma. ﴾174﴿
E. Hamdi Yazır: Onun için sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir. ﴾174﴿
وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ (١٧٥)
Ve ebsirhum fe sevfe yubsirûn(yubsirûne). ﴾175﴿
Diyanet: Gözetle onları, yakında onlar da görecekler. ﴾175﴿
Diyanet Vakfı: Onların halini gör, onlar da görecekler. ﴾175﴿
E. Hamdi Yazır: Onlara (inecek azabı) gözetle .Yakında onlar da göreceklerdir. ﴾175﴿
أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ (١٧٦)
E fe bi azâbinâ yesta’cilûn(yesta’cilûne). ﴾176﴿
Diyanet: Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar? ﴾176﴿
Diyanet Vakfı: Azabımızı acele mi istiyorlar? ﴾176﴿
E. Hamdi Yazır: Ya şimdi onlar, bizim azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar? ﴾176﴿
فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَرِينَ (١٧٧)
Fe izâ nezele bisâhatihim fe sâe sabâhul munzerîn(munzerîne). ﴾177﴿
Diyanet: Fakat azabımız onların yurtlarına indiğinde, o uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur! ﴾177﴿
Diyanet Vakfı: Azap yurtlarına indiğinde, uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) sabahı ne kötü olur! ﴾177﴿
E. Hamdi Yazır: Fakat (azabımız) onların sahasına indiği zaman, (o acı sonuçla) uyarılanların sabahı ne kötüdür! ﴾177﴿
وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ (١٧٨)
Ve tevelle anhum hattâ hîn(hînin). ﴾178﴿
Diyanet: Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir. ﴾178﴿
Diyanet Vakfı: Sen bir zamana kadar onlara aldırma. ﴾178﴿
E. Hamdi Yazır: Yine sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir. ﴾178﴿
وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ (١٧٩)
Ve ebsir fe sevfe yubsirûn(yubsırûne). ﴾179﴿
Diyanet: (Bekle ve) gör. Onlar da yakında görecekler. ﴾179﴿
Diyanet Vakfı: Onların halini gör, onlar da göreceklerdir. ﴾179﴿
E. Hamdi Yazır: (İnecek azabı) gözetle! Yakında onlar da göreceklerdir. ﴾179﴿
سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ (١٨٠)
Subhâne rabbike rabbil izzeti ammâ yasifûn(yasifûne). ﴾180﴿
Diyanet: Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir. ﴾180﴿
Diyanet Vakfı: Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir. ﴾180﴿
E. Hamdi Yazır: Senin güç ve kuvvet sahibi Rabbin, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir. ﴾180﴿
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ (١٨١)
Ve selâmun alel murselîn(murselîne). ﴾181﴿
Diyanet: Peygamberlere selâm olsun. ﴾181﴿
Diyanet Vakfı: Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun! ﴾181﴿
E. Hamdi Yazır: Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun. ﴾181﴿
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (١٨٢)
Vel hamdu lillâhi rabbil âlemîn(âlemîne). ﴾182﴿
Diyanet: Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. ﴾182﴿
Diyanet Vakfı: Alemlerin Rabbi olan Allah'a da hamd olsun! ﴾182﴿
E. Hamdi Yazır: Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. ﴾182﴿
Görüşmeye katılın