Necm Suresi Okunuşu, Anlamı ve Fazileti
Necm Suresi’nin Arapça-Türkçe okunuşu, anlamı ve faziletleri. Kur'an-ı Kerim'de yer alan Necm Suresi oku, 62 ayetin anlamını keşfet ve Necm Suresi hakkında merak edilen tüm bilgilere ulaşın.
Hakkında
Mekke döneminde inmiştir. 62 âyettir. Sûre, adını ilk âyetin başındaki “en-Necm” kelimesinden almıştır. Necm, yıldız demektir. Sûrede başlıca, Kur’an’ın vahiy eseri olduğu vurgulanmakta, herkesin yaptığının karşılığını göreceği, Allah’ın kudretinin delilleri konu edilmektedir.
Nuzül
Mushaftaki sıralamada elli üçüncü, iniş sırasına göre yirmi üçüncü sûredir. İhlâs sûresinden sonra, Abese sûresinden önce Mekke’de nâzil olmuştur. Sadece 32. âyetinin Medine’de indiği rivayet edilmiştir, fakat bu âyetin öncesi ve sonrasıyla olan sıkı anlam bağı ve üslûp birliği bu rivayeti tereddüde açık bırakmaktadır (Derveze, I, 212, 228).
Konusu
Kur’an-ı Kerîm’in Allah tarafından Cebrâil vasıtasıyla Hz. Muhammed’e indirilmiş olduğu ve Hz. Peygamber’in Allah’tan aldıklarını sadakatle tebliğ ettiği ortaya konmakta, müşriklerin melekleri Allah’ın kızları, putları da melekleri sembolize eden varlıklar olarak kabul etme şeklindeki inançları mahkûm edilmekte, önceki peygamberlere gönderilen vahiylerle Resûlullah’ın getirdikleri arasındaki bazı ortak noktalara değinilmekte, inkârcılıkları sebebiyle helâk edilmiş geçmiş toplumlardan örnekler verilmektedir.
Necm Suresi Okunuşu ve Anlamı (Necm Sûresî)
وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى (١)
Ven necmi izâ hevâ. ﴾1﴿
Diyanet: Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı. ﴾1﴿
Diyanet Vakfı: Battığı zaman yıldıza andolsun ki; ﴾1﴿
E. Hamdi Yazır: İnmekte olan yıldıza andolsun ki, ﴾1﴿
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى (٢)
Mâ dalle sâhıbukum ve mâ gavâ. ﴾2﴿
Diyanet: Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı. ﴾2﴿
Diyanet Vakfı: Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı. ﴾2﴿
E. Hamdi Yazır: Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı. ﴾2﴿
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى (٣)
Ve mâ yentıku anil hevâ. ﴾3﴿
Diyanet: O, nefis arzusu ile konuşmaz. ﴾3﴿
Diyanet Vakfı: O,arzusuna göre de konuşmaz. ﴾3﴿
E. Hamdi Yazır: O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. ﴾3﴿
إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى (٤)
İn huve illâ vahyun yûhâ. ﴾4﴿
Diyanet: (Size okuduğu) Kur'an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir. ﴾4﴿
Diyanet Vakfı: O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir. ﴾4﴿
E. Hamdi Yazır: O(nun konuşması kendisine ) vahyedilenden başkası değildir. ﴾4﴿
عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى (٥)
Allemehu şedîdul kuvâ. ﴾5﴿
Diyanet: (Kur'an'ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (aslî sûretine girip) doğruldu. ﴾5﴿
Diyanet Vakfı: Çünkü onu güçlü kuvvetli biri (Cebrail) öğretti. ﴾5﴿
E. Hamdi Yazır: Onu, müthiş kuvvetleri olan biri öğretti ﴾5﴿
ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى (٦)
Zû mirreh(mirretin), festevâ. ﴾6﴿
Diyanet: (Kur'an'ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (aslî sûretine girip) doğruldu. ﴾6﴿
Diyanet Vakfı: Ve üstün yaratılışlı(melek), doğruldu: ﴾6﴿
E. Hamdi Yazır: (Ki o) akıl ve görüşünde kuvvetli (bir melek)dir. Hemen (gerçek meleklik şekliyle) doğruldu. ﴾6﴿
وَهُوَ بِالْأُفُقِ الْأَعْلَى (٧)
Ve huve bil ufukil a’lâ. ﴾7﴿
Diyanet: (Kur'an'ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (aslî sûretine girip) doğruldu. ﴾7﴿
Diyanet Vakfı: Kendisi en yüksek ufukta iken. ﴾7﴿
E. Hamdi Yazır: O, en yüksek ufukta idi. ﴾7﴿
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى (٨)
Summe denâ fe tedellâ. ﴾8﴿
Diyanet: Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu. ﴾8﴿
Diyanet Vakfı: Sonra (Muhammed'e) yaklaştı,(yere doğru)sarktı. ﴾8﴿
E. Hamdi Yazır: Sonra (Cebrail ona) yaklaştı ve (aşağıya doğru) sarktı. ﴾8﴿
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى (٩)
Fe kâne kâbe kavseyni ev ednâ. ﴾9﴿
Diyanet: (Peygambere olan mesafesi) iki yay aralığı kadar, yahut daha az oldu. ﴾9﴿
Diyanet Vakfı: O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu. ﴾9﴿
E. Hamdi Yazır: Onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar, yahut daha az kaldı. ﴾9﴿
فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى (١٠)
Fe evhâ ilâ abdihî mâ evhâ. ﴾10﴿
Diyanet: Böylece Allah kuluna vahyedeceğini vahyetti. ﴾10﴿
Diyanet Vakfı: Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi. ﴾10﴿
E. Hamdi Yazır: (Allah), kuluna verdiği vahyi verdi. ﴾10﴿
مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى (١١)
Mâ kezebel fuâdu mâ reâ. ﴾11﴿
Diyanet: Kalp, (gözün) gördüğünü yalanlamadı. ﴾11﴿
Diyanet Vakfı: (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı. ﴾11﴿
E. Hamdi Yazır: Onun gördüğünü kalb(i) yalanlamadı. ﴾11﴿
أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى (١٢)
E fe tumâr rûnehu alâ mâ yerâ. ﴾12﴿
Diyanet: (Şimdi siz) gördüğü şey hakkında onunla tartışıyor musunuz? ﴾12﴿
Diyanet Vakfı: Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız? ﴾12﴿
E. Hamdi Yazır: Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız. ﴾12﴿
وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى (١٣)
Ve lekad reâhu nezleten uhrâ. ﴾13﴿
Diyanet: Andolsun ki, o, Cebrail'i bir başka inişte daha (aslî suretiyle) görmüştü. ﴾13﴿
Diyanet Vakfı: Andolsun onu, önceden bir defa daha görmüştü, ﴾13﴿
E. Hamdi Yazır: Andolsun onu bir kez daha görmüştü. ﴾13﴿
عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى (١٤)
İnde sidretil muntehâ. ﴾14﴿
Diyanet: Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında. ﴾14﴿
Diyanet Vakfı: Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında . ﴾14﴿
E. Hamdi Yazır: Sidretü'l- Müntehâ'nın yanında. ﴾14﴿
عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى (١٥)
İndehâ cennetul me’vâ. ﴾15﴿
Diyanet: Me'vâ cenneti onun (Sidre'nin) yanındadır. ﴾15﴿
Diyanet Vakfı: Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır. ﴾15﴿
E. Hamdi Yazır: Ki Cennetü'l- Me'vâ onun yanındadır. ﴾15﴿
إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى (١٦)
İz yagşes sidrete mâ yagşâ. ﴾16﴿
Diyanet: O zaman Sidre'yi kaplayan kaplamıştı. ﴾16﴿
Diyanet Vakfı: Sidre'yi kaplayan kaplamıştı. ﴾16﴿
E. Hamdi Yazır: Sidre'yi kaplayan kaplıyordu. ﴾16﴿
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى (١٧)
Mâ zâgal basaru ve mâ tegâ. ﴾17﴿
Diyanet: Göz (gördüğünden) şaşmadı ve (onu) aşmadı. ﴾17﴿
Diyanet Vakfı: Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı. ﴾17﴿
E. Hamdi Yazır: (Peygamberin) gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı. ﴾17﴿
لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى (١٨)
Lekad reâ min âyâti rabbihil kubrâ. ﴾18﴿
Diyanet: Andolsun, o, Rabbinin en büyük alametlerinden bir kısmını gördü. ﴾18﴿
Diyanet Vakfı: Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü. ﴾18﴿
E. Hamdi Yazır: Andolsun ki o, Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü. ﴾18﴿
أَفَرَأَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزَّى (١٩)
E fe reeytumul lâte vel uzzâ. ﴾19﴿
Diyanet: Lât ve Uzza'ya ve diğer üçüncüsü Menat'a ne dersiniz? ﴾19﴿
Diyanet Vakfı: Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı? ﴾19﴿
E. Hamdi Yazır: Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza'yı? ﴾19﴿
وَمَنَاةَ الثَّالِثَةَ الْأُخْرَى (٢٠)
Ve menâtes sâlisetel uhrâ. ﴾20﴿
Diyanet: Lât ve Uzza'ya ve diğer üçüncüsü Menat'a ne dersiniz? ﴾20﴿
Diyanet Vakfı: Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı. ﴾20﴿
E. Hamdi Yazır: Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat'ı? ﴾20﴿
أَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْأُنْثَى (٢١)
E lekumuz zekeru ve lehul unsâ. ﴾21﴿
Diyanet: Erkek size de, dişi O'na mı? ﴾21﴿
Diyanet Vakfı: Demek erkek size, dişi O'na öyle mi? ﴾21﴿
E. Hamdi Yazır: Size erkek O'na dişi öyle mi? ﴾21﴿
تِلْكَ إِذًا قِسْمَةٌ ضِيزَى (٢٢)
Tilke izen kısmetun dîzâ. ﴾22﴿
Diyanet: Öyle ise bu çok insafsızca bir paylaştırmadır. ﴾22﴿
Diyanet Vakfı: O zaman bu, insafsızca bir taksim! ﴾22﴿
E. Hamdi Yazır: Öyle ise bu çok insafsızca bir taksim. ﴾22﴿
إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْأَنْفُسُ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدَى (٢٣)
İn hiye illâ esmâun semmeytumûhâ entum ve âbâukum mâ enzelallâhu bihâ min sultân(sultânin), in yettebiûne illez zanne ve mâ tehvel enfus(enfusu), ve lekad câehum min rabbihimul hudâ. ﴾23﴿
Diyanet: Onlar ancak sizin ve atalarınızın (ilâh edindiğiniz şeylere) taktığınız isimlerdir. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar (putperestler) yalnız zanna ve nefislerin arzusuna tâbi oluyorlar. Andolsun ki, kendilerine, Rableri katından yol gösterici gelmiştir. ﴾23﴿
Diyanet Vakfı: Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir. ﴾23﴿
E. Hamdi Yazır: Onlar hiçbir şey değil, sırf sizin ve babalarınızın taktığınız (boş) isimlerdir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmedi. Onlar yalnız zanna ve nefislerin sevdasına uyuyorlar. Halbuki onlara Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir. ﴾23﴿
أَمْ لِلْإِنْسَانِ مَا تَمَنَّى (٢٤)
Em lil insâni mâ temennâ. ﴾24﴿
Diyanet: Yoksa insan (kayıtsız şartsız), her temenni ettiği şeye sahip mi olacaktır? ﴾24﴿
Diyanet Vakfı: Yoksa insan, her arzu ettiği şeye sahip mi olacaktır? ﴾24﴿
E. Hamdi Yazır: Yoksa her arzu ettiği şey, insanın kendisinin mi (olacak) dir? ﴾24﴿
فَلِلَّهِ الْآخِرَةُ وَالْأُولَى (٢٥)
Fe lillâhil âhiretu vel ûlâ. ﴾25﴿
Diyanet: Oysa, Ahiret de dünya da Allah'ındır. ﴾25﴿
Diyanet Vakfı: Ahiret de dünya da Allah'ındır. ﴾25﴿
E. Hamdi Yazır: Son da ilk de (ahiret de dünya da) Allah'ındır. ﴾25﴿
وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلَّا مِنْ بَعْدِ أَنْ يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضَى (٢٦)
Ve kem min melekin fîs semâvâti lâ tugnî şefâatuhum şey’en illâ min ba’di en ye’zenallâhu limen yeşâu ve yerdâ. ﴾26﴿
Diyanet: Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah'ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar. ﴾26﴿
Diyanet Vakfı: Göklerde nice melek var ki onların şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah'ın izin vermesi dışında, bir işe yaramaz. ﴾26﴿
E. Hamdi Yazır: Göklerde nice melek var ki Allah'ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce onların şefaatları hiç bir işe yaramaz. ﴾26﴿
إِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلَائِكَةَ تَسْمِيَةَ الْأُنْثَى (٢٧)
İnnellezîne lâ yu’minûne bil âhireti le yusemmûnel melâikete tesmiyetel unsâ. ﴾27﴿
Diyanet: Şüphesiz ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri veriyorlar. ﴾27﴿
Diyanet Vakfı: Ahirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar. ﴾27﴿
E. Hamdi Yazır: Ahirete iman etmeyenler meleklere dişilerin adlarını takıp duruyorlar ﴾27﴿
وَمَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا (٢٨)
Ve mâ lehum bihî min ilm(ilmin), in yettebiûne illez zann(zanne), ve innez zanne lâ yugnî minel hakkı şey´â(şey’en). ﴾28﴿
Diyanet: Hâlbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez. ﴾28﴿
Diyanet Vakfı: Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez. ﴾28﴿
E. Hamdi Yazır: Onların bu hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise, şüphesiz hakikat bakımından birşey ifade etmez. ﴾28﴿
فَأَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلَّى عَنْ ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ إِلَّا الْحَيَاةَ الدُّنْيَا (٢٩)
Fe a´rıd an men tevellâ an zikrinâ ve lem yurid illel hayâted dunyâ. ﴾29﴿
Diyanet: Öyle ise bizim zikrimizden (Kur'an'dan) yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir. ﴾29﴿
Diyanet Vakfı: Onun için sen bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselere yüz verme. ﴾29﴿
E. Hamdi Yazır: Onun için bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlerden yüz çevir. ﴾29﴿
ذَلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَى (٣٠)
Zâlike mebleguhum minel ilm(ilmi), inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bi menihtedâ. ﴾30﴿
Diyanet: İşte onların ilimden ulaşabildikleri nokta! Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı daha iyi bilir. O, hidayete ereni de daha iyi bilir. ﴾30﴿
Diyanet Vakfı: İşte onların erişebilecekleri bilgi budur. Şüphesiz ki senin Rabbin, evet O, yolundan sapanı daha iyi bilir; O, hidayette olanı da çok iyi bilir. ﴾30﴿
E. Hamdi Yazır: İşte onların ilimden erişebilecekleri (son sınır) budur. Şüphesiz, Rabbin, yolundan sapanı da iyi bilir; O, hidayette olanı da iyi bilir. ﴾30﴿
وَلِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ أَسَاءُوا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ أَحْسَنُوا بِالْحُسْنَى (٣١)
Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı li yecziyellezîne esâû bimâ amilû ve yeczîyellezîne ahsenû bil husnâ. ﴾31﴿
Diyanet: Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, iyilik edenleri de daha güzeliyle mükâfatlandırması için (böyle)dir. ﴾31﴿
Diyanet Vakfı: Göklerde ve yerde bulunanlar hep Allah'ındır. Bu, Allah'ın, kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, güzel davrananları da daha güzeliyle mükâfatlandırması içindir. ﴾31﴿
E. Hamdi Yazır: Göklerde ve yerde bulunanlar hep Allah'ındır. Akıbet (sonuçta) kötülük yapanları yaptıkları ile cezalandıracak, güzel davrananları da daha güzeliyle mükafatlandıracaktır. ﴾31﴿
الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ أَنْشَأَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَإِذْ أَنْتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ فَلَا تُزَكُّوا أَنْفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى (٣٢)
Ellezîne yectenibûne kebâirel ismi vel fevâhışe lemem(lememe), inne rabbeke vâsiul magfireh(magfireti), huve a´lemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum e cinnetun fî butûni ummehâtikum, fe lâ tuzekkû enfusekum, huve a´lemu bi menittekâ. ﴾32﴿
Diyanet: Onlar, ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi, topraktan yarattığında da ve analarınızın karnında ceninler iken de, en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah'a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir. ﴾32﴿
Diyanet Vakfı: Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada (bile), sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir. ﴾32﴿
E. Hamdi Yazır: Onlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar hariç. Şüphesiz Rabbinin affı geniştir. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada, sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir. ﴾32﴿
أَفَرَأَيْتَ الَّذِي تَوَلَّى (٣٣)
E fe re’eytellezî tevellâ. ﴾33﴿
Diyanet: Şimdi yüz çevireni; pek az verip de kaskatı cimrileşeni gördün mü? ﴾33﴿
Diyanet Vakfı: Gördün mü arkasını döneni? ﴾33﴿
E. Hamdi Yazır: Şimdi gördün mü O yüz çevireni? ﴾33﴿
وَأَعْطَى قَلِيلًا وَأَكْدَى (٣٤)
Ve a’tâ kalîlen ve ekdâ. ﴾34﴿
Diyanet: Şimdi yüz çevireni; pek az verip de kaskatı cimrileşeni gördün mü? ﴾34﴿
Diyanet Vakfı: Azıcık verip sonra vermemekte direneni? ﴾34﴿
E. Hamdi Yazır: Azıcık verip (sonra vermemekte) direneni? ﴾34﴿
أَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرَى (٣٥)
E indehu ilmul gaybi fe huve yerâ. ﴾35﴿
Diyanet: Gayb'ın ilmi kendi yanında da o gerçeği mi görüyor? ﴾35﴿
Diyanet Vakfı: Acaba gaybın bilgisi kendi yanındadır da o görüyor mu? ﴾35﴿
E. Hamdi Yazır: Gaybın bilgisi kendi yanındadır da, o mu görüyor? ﴾35﴿
أَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِي صُحُفِ مُوسَى (٣٦)
Em lem yunebbe’ bimâ fî suhufi mûsâ. ﴾36﴿
Diyanet: Yoksa, Mûsâ'nın ve Allah'ın emirlerini bütünüyle yerine getiren İbrahim'in sahifelerindeki şu hakikatler kendisine haber verilmedi mi? ﴾36﴿
Diyanet Vakfı: Yoksa kendisine haber verilmedi mi? Musa'nın sahifelerinde bulunan, ﴾36﴿
E. Hamdi Yazır: Yoksa haber verilmedi mi Musa'nın sahifelerinde yazılı olanlar? ﴾36﴿
وَإِبْرَاهِيمَ الَّذِي وَفَّى (٣٧)
Ve ibrâhîmellezî veffâ. ﴾37﴿
Diyanet: Yoksa, Mûsâ'nın ve Allah'ın emirlerini bütünüyle yerine getiren İbrahim'in sahifelerindeki şu hakikatler kendisine haber verilmedi mi? ﴾37﴿
Diyanet Vakfı: Ve ahdine vefa gösteren İbrahim'in( sahifelerinde bulunan şu gerçekler): ﴾37﴿
E. Hamdi Yazır: Ve çok vefakâr olan İbrahim'in sahifelerindekiler? ﴾37﴿
أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى (٣٨)
Ellâ teziru vâziretun vizre uhrâ. ﴾38﴿
Diyanet: Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. ﴾38﴿
Diyanet Vakfı: Gerçekten hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenemez. ﴾38﴿
E. Hamdi Yazır: Ki hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez. ﴾38﴿
وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (٣٩)
Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ. ﴾39﴿
Diyanet: İnsan için ancak çalıştığı vardır. ﴾39﴿
Diyanet Vakfı: Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. ﴾39﴿
E. Hamdi Yazır: Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur. ﴾39﴿
وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى (٤٠)
Ve enne sa’yehu sevfe yurâ. ﴾40﴿
Diyanet: Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. ﴾40﴿
Diyanet Vakfı: Ve çalışması da ileride görülecektir. ﴾40﴿
E. Hamdi Yazır: Ve çalışması da yakında görülecektir. ﴾40﴿
ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الْأَوْفَى (٤١)
Summe yuczâhul cezâel evfâ. ﴾41﴿
Diyanet: Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir. ﴾41﴿
Diyanet Vakfı: Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir. ﴾41﴿
E. Hamdi Yazır: Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir. ﴾41﴿
وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى (٤٢)
Ve enne ilâ rabbikel muntehâ. ﴾42﴿
Diyanet: Şüphesiz en son varış Rabbinedir. ﴾42﴿
Diyanet Vakfı: Ve şüphesiz en son varış Rabbinedir. ﴾42﴿
E. Hamdi Yazır: Ve şüphesiz en son varış, Rabbinedir. ﴾42﴿
وَأَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَى (٤٣)
Ve ennehu huve adhake ve ebkâ. ﴾43﴿
Diyanet: Şüphesiz O, güldürür ve ağlatır. ﴾43﴿
Diyanet Vakfı: Doğrusu güldüren de ağlatan da O'dur. ﴾43﴿
E. Hamdi Yazır: Doğrusu güldüren de ağlatan da O'dur. ﴾43﴿
وَأَنَّهُ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا (٤٤)
Ve ennehu huve emâte ve ahyâ. ﴾44﴿
Diyanet: Şüphesiz O, öldürür ve diriltir. ﴾44﴿
Diyanet Vakfı: Öldüren de dirilten de O'dur. ﴾44﴿
E. Hamdi Yazır: Öldüren de dirilten de O'dur. ﴾44﴿
وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْأُنْثَى (٤٥)
Ve ennehu halakaz zevceyniz zekere vel unsâ. ﴾45﴿
Diyanet: Şüphesiz O, iki eşi, erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında az bir sudan (meniden) yaratmıştır. ﴾45﴿
Diyanet Vakfı: Şurası muhakkak ki erkek ve dişiden ibaret olan iki çifti O yarattı. ﴾45﴿
E. Hamdi Yazır: Şüphesiz erkeği, dişiyi iki eş yaratan O'dur, ﴾45﴿
مِنْ نُطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى (٤٦)
Min nutfetin izâ tumnâ. ﴾46﴿
Diyanet: Şüphesiz O, iki eşi, erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında az bir sudan (meniden) yaratmıştır. ﴾46﴿
Diyanet Vakfı: (Rahime) atıldığı zaman nutfeden. ﴾46﴿
E. Hamdi Yazır: Atıldığı zaman bir nutfeden. ﴾46﴿
وَأَنَّ عَلَيْهِ النَّشْأَةَ الْأُخْرَى (٤٧)
Ve enne aleyhin neş’etel uhrâ. ﴾47﴿
Diyanet: Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir. ﴾47﴿
Diyanet Vakfı: Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir. ﴾47﴿
E. Hamdi Yazır: Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir. ﴾47﴿
وَأَنَّهُ هُوَ أَغْنَى وَأَقْنَى (٤٨)
Ve ennehu huve agnâ ve aknâ. ﴾48﴿
Diyanet: Şüphesiz O, başkalarına muhtaç olmaktan kurtardı ve varlık sahibi kıldı. ﴾48﴿
Diyanet Vakfı: Zengin eden de yoksul kılan da O'dur. ﴾48﴿
E. Hamdi Yazır: Şüphesiz zengin eden de sermaye veren de O'dur. ﴾48﴿
وَأَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرَى (٤٩)
Ve ennehu huve rabbuş şı’râ. ﴾49﴿
Diyanet: Şüphesiz O, Şi'râ'nın Rabbidir. ﴾49﴿
Diyanet Vakfı: Doğrusu Şi'râ yıldızının Rabbi de O'dur. ﴾49﴿
E. Hamdi Yazır: Doğrusu Şi'râ yıldızının Rabbi O'dur. ﴾49﴿
وَأَنَّهُ أَهْلَكَ عَادًا الْأُولَى (٥٠)
Ve ennehû ehleke âdenil ûlâ. ﴾50﴿
Diyanet: Şüphesiz O, önce gelen Âd kavmini ve Semûd kavmini helâk etti ve hiç kimseyi bırakmadı. ﴾50﴿
Diyanet Vakfı: Ve şüphesiz ki önceki Âd kavmini O helâk etti. ﴾50﴿
E. Hamdi Yazır: O, helak etti önce gelen Âd'ı. ﴾50﴿
وَثَمُودَ فَمَا أَبْقَى (٥١)
Ve semûde femâ ebkâ. ﴾51﴿
Diyanet: Şüphesiz O, önce gelen Âd kavmini ve Semûd kavmini helâk etti ve hiç kimseyi bırakmadı. ﴾51﴿
Diyanet Vakfı: Semûd'u da (O helâk etti) ve geriye hiçbir şey bırakmadı. ﴾51﴿
E. Hamdi Yazır: Ve Semûd'u da bırakmadı. ﴾51﴿
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ أَظْلَمَ وَأَطْغَى (٥٢)
Ve kavme nûhın min kabl(kablu), innehum kânû hum azleme ve atgâ. ﴾52﴿
Diyanet: Daha önce de Nûh'un kavmini helâk etmişti. Şüphesiz onlar daha zalim ve daha azgın kimselerdi. ﴾52﴿
Diyanet Vakfı: Daha önce de çok zalim ve pek azgın, olan Nuh kavmini (helâk etmişti). ﴾52﴿
E. Hamdi Yazır: Önceden de Nuh kavmini (helak etmişti), çünkü onlar zulmetmiş ve azmıştı. ﴾52﴿
وَالْمُؤْتَفِكَةَ أَهْوَى (٥٣)
Vel mû’tefikete ehvâ. ﴾53﴿
Diyanet: O, "Mu'tefike"yi de kaldırıp yere çarpmış ve onlara örttüğü azap örtüsünü örtmüştür. ﴾53﴿
Diyanet Vakfı: Altüst olan şehirleri de o böyle yaptı. ﴾53﴿
E. Hamdi Yazır: Altı üstüne getirilmiş şehirleri devirip yıktı. ﴾53﴿
فَغَشَّاهَا مَا غَشَّى (٥٤)
Fe gaşşâhâ mâ gaşşâ. ﴾54﴿
Diyanet: O, "Mu'tefike"yi de kaldırıp yere çarpmış ve onlara örttüğü azap örtüsünü örtmüştür. ﴾54﴿
Diyanet Vakfı: Onların başına getireceğini getirdi! ﴾54﴿
E. Hamdi Yazır: Onları neler kapladı neler! ﴾54﴿
فَبِأَيِّ آلَاءِ رَبِّكَ تَتَمَارَى (٥٥)
Fe bi eyyi âlâi rabbike tetemârâ. ﴾55﴿
Diyanet: O hâlde Rabbi'nin nimetlerinin hangisinden şüphe ediyorsun (ey insan!). ﴾55﴿
Diyanet Vakfı: Şimdi Rabbinin nimetlerinin hangisinde şüpheye düşersin. ﴾55﴿
E. Hamdi Yazır: O halde Rabbinin hangi nimetinden kuşku duyuyorsun. ﴾55﴿
هَذَا نَذِيرٌ مِنَ النُّذُرِ الْأُولَى (٥٦)
Hâzâ nezîrun minen nuzuril ûlâ. ﴾56﴿
Diyanet: Bu da önceki uyarıcılardan bir uyarıcıdır. ﴾56﴿
Diyanet Vakfı: İşte bu ilk uyarıcılardan bir uyarıcıdır. ﴾56﴿
E. Hamdi Yazır: Bu da ilk uyarıcılardan bir uyarıcıdır. ﴾56﴿
أَزِفَتِ الْآزِفَةُ (٥٧)
Ezifetil âzifeh(âzifetu). ﴾57﴿
Diyanet: Yaklaşmakta olan (Kıyamet iyice) yaklaştı. ﴾57﴿
Diyanet Vakfı: Yaklaşan yaklaştı. ﴾57﴿
E. Hamdi Yazır: Yaklaşan yaklaştı. ﴾57﴿
لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللَّهِ كَاشِفَةٌ (٥٨)
Leyse lehâ min dûnillâhi kâşifeh(kâşifetun). ﴾58﴿
Diyanet: Onu Allah'tan başka açacak kimse yoktur. ﴾58﴿
Diyanet Vakfı: Onu (vaktini) Allah'tan başka açığa çıkaracak yoktur. ﴾58﴿
E. Hamdi Yazır: Onu Allah'tan başka açığa çıkaracak yoktur. ﴾58﴿
أَفَمِنْ هَذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ (٥٩)
E fe min hâzel hadîsi ta’cebûn(ta’cebûne). ﴾59﴿
Diyanet: Şimdi siz gaflet içinde eğlenerek bu söze mi (Kur'an'a mı) şaşıyorsunuz, gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz? ﴾59﴿
Diyanet Vakfı: Şimdi siz bu söze (Kur'an'a) mı şaşıyorsunuz? ﴾59﴿
E. Hamdi Yazır: Şimdi siz bu sözden mi hayret ediyorsunuz? ﴾59﴿
وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَ (٦٠)
Ve tedhakûne ve lâ tebkûn(tebkûne). ﴾60﴿
Diyanet: Şimdi siz gaflet içinde eğlenerek bu söze mi (Kur'an'a mı) şaşıyorsunuz, gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz? ﴾60﴿
Diyanet Vakfı: Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! ﴾60﴿
E. Hamdi Yazır: Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz? ﴾60﴿
وَأَنْتُمْ سَامِدُونَ (٦١)
Ve entum sâmidûn(sâmidûne). ﴾61﴿
Diyanet: Şimdi siz gaflet içinde eğlenerek bu söze mi (Kur'an'a mı) şaşıyorsunuz, gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz? ﴾61﴿
Diyanet Vakfı: Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız! ﴾61﴿
E. Hamdi Yazır: Ve siz mi kafa tutuyorsunuz ey gafiller? ﴾61﴿
فَاسْجُدُوا لِلَّهِ وَاعْبُدُوا (٦٢)
Fescudû lillâhi va’budû. (SECDE ÂYETİ) ﴾62﴿
Diyanet: Haydi Allah'a secde edin ve O'na kulluk edin. ﴾62﴿
Diyanet Vakfı: Haydi Allah'a secde edip O'na kulluk edin! ﴾62﴿
E. Hamdi Yazır: Haydi Allah için secdeye kapanın ve O'na kulluk edin. ﴾62﴿
Görüşmeye katılın