Mü'minun Suresi Okunuşu, Anlamı ve Fazileti

Mü'minun Suresi’nin Arapça-Türkçe okunuşu, anlamı ve faziletleri. Kur'an-ı Kerim'de yer alan Mü'minun Suresi oku, 118 ayetin anlamını keşfet ve Mü'minun Suresi hakkında merak edilen tüm bilgilere ulaşın.

Hakkında

Mekke döneminde inmiştir. 118 âyettir. Sûre, adını birinci âyette geçen “elMü’minûn” kelimesinden almıştır. “el-Mü’minûn”, mü’minler demektir. Müşriklere son uyarı niteliğindeki bu sûrede, mü’minlerin zafere ulaşacakları, kötülerin cezaya çarptırılacağı konu edilmektedir.

Nuzül

Mushaftaki sıralamada yirmi üçüncü, iniş sırasına göre yetmiş dördüncü sûredir. Enbiyâ sûresinden sonra, Secde sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Konusu

Mü’minûn sûresinin öncelikli konusu inananların üstün nitelikleridir. Daha sonra her bir insanın anne karnındaki oluşum süreci, Hz. Nûh ve adı verilmeyen bir peygamber ile Mûsâ ve Hârûn hakkında ibretli bilgiler, tebliğlerinin ortak noktaları, peygamberlerin yolundan giden ümmetlerin ve onların yolundan sapan inkârcıların başlıca özellikleri, Mekke putperestlerinin, sorulduğunda Allah’ın yaratıcı gücünü kabul etmelerine rağmen O’na ortak koşmaları ve âhirete inanmamaları, bunların âhiretteki acıklı durumları, pişmanlıkları ve karşılık bulmayacak dilekleri hakkında açıklamalar yapılmaktadır. Sûre, “Rabbim! Beni bağışla, bana merhamet et; sen merhametli olanların en üstünüsün!” meâlindeki dua cümlesiyle son bulur.

Fazileti

Hz. Ömer’den rivayet edilen bir hadise göre Resûlullah, bir ara olağan üstü vahiy hallerinden birini yaşarken kıbleye dönüp ellerini kaldırarak, “Allahım! Bize nimetini arttır, eksiltme; bizi onurlandır, alçaltma; bize ihsan et, mahrum etme; bizi seçkin kıl (düşmanlarımıza karşı) zayıf duruma düşürme; bizden hoşnut ol ve bizi senden hoşnut kıl!” diye dua ettikten sonra, “Şu anda bana on âyet indi; kim bu âyetlerin gereğini yaparsa cennete girecektir” buyurmuş, ardından da bu sûrenin ilk on âyetini okumuştur (Müsned, I, 34).

Müminun Suresi Okunuşu ve Anlamı (Mü'minûn Sûresî)

قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ (١)

Kad eflehal mu’minun(mu’minune). ﴾1﴿

Diyanet: Mü'minler, gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. ﴾1﴿

Diyanet Vakfı: Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; ﴾1﴿

E. Hamdi Yazır: Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir, ﴾1﴿

الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ (٢)

Ellezîne hum fî salâtihim hâşiûn(hâşiûne). ﴾2﴿

Diyanet: Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler. ﴾2﴿

Diyanet Vakfı: Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler; ﴾2﴿

E. Hamdi Yazır: Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler, ﴾2﴿

وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ (٣)

Vellezîne hum anil lagvi mu’ridûn(mu’ridûne). ﴾3﴿

Diyanet: Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler. ﴾3﴿

Diyanet Vakfı: Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler; ﴾3﴿

E. Hamdi Yazır: Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler, ﴾3﴿

وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ (٤)

Vellezîne hum liz zekâti fâilûn(fâilûne). ﴾4﴿

Diyanet: Onlar ki, zekâtı öderler. ﴾4﴿

Diyanet Vakfı: Onlar ki, zekâtı verirler; ﴾4﴿

E. Hamdi Yazır: Onlar ki, zekat (vazifelerini) yerine getirirler, ﴾4﴿

وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ (٥)

Vellezîne hum li furûcihim hâfizûn(hâfizûne). ﴾5﴿

Diyanet: Onlar ki, ırzlarını korurlar. ﴾5﴿

Diyanet Vakfı: Ve onlar ki, iffetlerini korurlar; ﴾5﴿

E. Hamdi Yazır: Ve onlar ki, iffetlerini korurlar, ﴾5﴿

إِلَّا عَلَى أَزْوَاجِهِمْ أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ (٦)

İllâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum fe innehum gayru melûmîn(melûmîne). ﴾6﴿

Diyanet: Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. ﴾6﴿

Diyanet Vakfı: Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden dolayı) kınanmış değillerdir. ﴾6﴿

E. Hamdi Yazır: Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu (cariyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerinden dolayı) kınanmış değillerdir. ﴾6﴿

فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ (٧)

Fe menibtegâ verâe zâlike fe ulâike humul âdûn(âdûne). ﴾7﴿

Diyanet: Kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır. ﴾7﴿

Diyanet Vakfı: Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir. ﴾7﴿

E. Hamdi Yazır: Şu halde, kim bunun ötesine gitmeyi isterse, işte bunlar , haddi aşan kimselerdir. ﴾7﴿

وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ (٨)

Vellezîne hum li emânâtihim ve ahdihim râûn(râûne). ﴾8﴿

Diyanet: Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler. ﴾8﴿

Diyanet Vakfı: Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler; ﴾8﴿

E. Hamdi Yazır: Yine onlar ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler, ﴾8﴿

وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ (٩)

Vellezîne hum alâ salavâtihim yuhâfızûn(yuhâfızûne). ﴾9﴿

Diyanet: Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler. ﴾9﴿

Diyanet Vakfı: Ve onlar ki, namazlarına devam ederler. ﴾9﴿

E. Hamdi Yazır: Ve onlar ki, namazlarını muhafaza ederler, ﴾9﴿

أُولَئِكَ هُمُ الْوَارِثُونَ (١٠)

Ulâike humul vârisûn(vârisûne). ﴾10﴿

Diyanet: İşte bunlar varis olanların ta kendileridir. ﴾10﴿

Diyanet Vakfı: İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır; ﴾10﴿

E. Hamdi Yazır: İşte asıl onlar varislerdir. ﴾10﴿

الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ (١١)

Ellezîne yerisûnel firdevs(firdevse), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne). ﴾11﴿

Diyanet: Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır. ﴾11﴿

Diyanet Vakfı: (Evet) Firdevs'e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalıcıdırlar. ﴾11﴿

E. Hamdi Yazır: Ki, Firdevs'e varis olan bu kimseler orada ebedî kalırlar. ﴾11﴿

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍ (١٢)

Ve lekad halaknal insâne min sulâletin min tîn(tînin). ﴾12﴿

Diyanet: Andolsun, biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık. ﴾12﴿

Diyanet Vakfı: Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. ﴾12﴿

E. Hamdi Yazır: And olsun biz insanı, çamurdan, bir sülâleden (süzülüp çıkarılmış çamurdan) yarattık. ﴾12﴿

ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ (١٣)

Summe cealnâhu nutfeten fî karârin mekîn(mekînin). ﴾13﴿

Diyanet: Sonra onu az bir su (meni) hâlinde sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik. ﴾13﴿

Diyanet Vakfı: Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik. ﴾13﴿

E. Hamdi Yazır: Sonra onu emin ve sağlam bir karargahta (rahimde) nutfe (sperma) haline getirdik. ﴾13﴿

ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقًا آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ (١٤)

Summe halaknen nutfete alakaten fe halaknel alakate mudgaten fe halaknel mudgate ızâmen fe kesevnel izâme lahmen summe enşe´nâhu halkan âhar(âhara), fe tebârekallâhu ahsenul hâlikîn(hâlikîne). ﴾14﴿

Diyanet: Sonra bu az suyu "alaka" hâline getirdik. Alakayı da "mudga" yaptık. Bu "mudga"yı da kemiklere dönüştürdük ve bu kemiklere de et giydirdik. Nihayet onu bambaşka bir yaratık olarak ortaya çıkardık. Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şânı ne yücedir! ﴾14﴿

Diyanet Vakfı: Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıpyaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir. ﴾14﴿

E. Hamdi Yazır: Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir. ﴾14﴿

ثُمَّ إِنَّكُمْ بَعْدَ ذَلِكَ لَمَيِّتُونَ (١٥)

Summe innekum ba´de zâlike le meyyitûn(meyyitûne). ﴾15﴿

Diyanet: Sonra (ey insanlar) siz bunun ardından muhakkak öleceksiniz. ﴾15﴿

Diyanet Vakfı: Sonra, muhakkak ki siz, bunun ardından elbet öleceksiniz. ﴾15﴿

E. Hamdi Yazır: Sonra siz bunun ardından, muhakkak ki öleceksiniz. ﴾15﴿

ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تُبْعَثُونَ (١٦)

Summe innekum yevmel kıyâmeti tub’asûn(tub’asûne). ﴾16﴿

Diyanet: Sonra yine muhakkak siz, kıyamet gününde (tekrar) diriltileceksiniz. ﴾16﴿

Diyanet Vakfı: Sonra da şüphesiz, sizler kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz. ﴾16﴿

E. Hamdi Yazır: Sonra da siz, şüphesiz, kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz. ﴾16﴿

وَلَقَدْ خَلَقْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعَ طَرَائِقَ وَمَا كُنَّا عَنِ الْخَلْقِ غَافِلِينَ (١٧)

Ve lekad halaknâ fevkakum seb´a tarâika ve mâ kunnâ anil halkı gâfilîn(gâfilîne). ﴾17﴿

Diyanet: Andolsun, biz sizin üzerinizde yedi yol yarattık. Biz yarattıklarımızdan habersiz değiliz. ﴾17﴿

Diyanet Vakfı: Andolsun biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan habersiz değiliz. ﴾17﴿

E. Hamdi Yazır: Andolsun biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz, yaratmaktan habersiz değiliz. ﴾17﴿

وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَسْكَنَّاهُ فِي الْأَرْضِ وَإِنَّا عَلَى ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ (١٨)

Ve enzelnâ mines semâi mâen bi kaderin fe eskennâhu fîl ardı ve innâ alâ zehâbin bihî le kâdirûn(kâdirûne). ﴾18﴿

Diyanet: Biz, gökten belli bir ölçüde su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter. ﴾18﴿

Diyanet Vakfı: Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu arzda durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter. ﴾18﴿

E. Hamdi Yazır: Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu yerde durgunlaştırdık. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter. ﴾18﴿

فَأَنْشَأْنَا لَكُمْ بِهِ جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ لَكُمْ فِيهَا فَوَاكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ (١٩)

Fe enşe’nâ lekum bihî cennâtin min nahîlin ve a’nâb(a’nâbin), lekum fîhâ fevâkihu kesîretun ve minhâ te’kulûn(te’kulûne). ﴾19﴿

Diyanet: Onunla sizin için hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bu bağ ve bahçelerde sizin için pek çok meyveler vardır ve siz onlardan yiyorsunuz. ﴾19﴿

Diyanet Vakfı: Böylece onun (yağmurun) sayesinde sizin yararınıza hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik. Bunlarda sizin için birçok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz. ﴾19﴿

E. Hamdi Yazır: Böylece onun (yağmurun) sayesinde sizin yararınıza hurma bahçeleri ve üzüm bağları meydana getirdik ki, bunlarda sizin için bir çok meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz. ﴾19﴿

وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْنَاءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلْآكِلِينَ (٢٠)

Ve şecereten tahrucu min tûri seynâe tenbutu bid duhni ve sıbgın lil âkilîn(âkilîne). ﴾20﴿

Diyanet: Yine o su ile Sîna dağında biten bir ağaç (zeytin ağacı) yarattık ki hem yağ, hem de yiyenlere katık verir. ﴾20﴿

Diyanet Vakfı: Tûr-i Sînâ'da da yetişen bir ağaç daha meydana getirdik ki, bu ağaç hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık edecekleri (zeytin) verir. ﴾20﴿

E. Hamdi Yazır: Tûr-ı Sinâ'da (dahi) yetişen bir ağaç da meydana getirdik ki, bu ağaç, hem yağ, hem de yiyenlerin ekmeğine katık edecekleri (zeytin) verir. ﴾20﴿

وَإِنَّ لَكُمْ فِي الْأَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطُونِهَا وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ كَثِيرَةٌ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ (٢١)

Ve inne lekum fil en’âmi le ibreh(ibreten), nuskîkum mimmâ fî butûnihâ ve lekum fîhâ menâfiu kesîretun ve minhâ te’kulûn(te’kulûne). ﴾21﴿

Diyanet: Hayvanlarda sizin için elbette bir ibret vardır. Onların içlerindeki sütten size içiririz. Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır ve onlardan yersiniz de. ﴾21﴿

Diyanet Vakfı: Hayvanlarda sizin için elbette ibretler vardır. Onların karınlarındakinden (sütlerinden) size içiririz. Onlarda sizin için birçok faydalar daha vardır; etlerinden de yersiniz. ﴾21﴿

E. Hamdi Yazır: Hayvanlarda da sizin için elbette ibretler vardır. Onların karınlarındakilerden size içiririz. Onlarda sizin için birtakım faydalar daha vardır; ayrıca etlerini yersiniz. ﴾21﴿

وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ (٢٢)

Ve aleyhâ ve alel fulki tuhmelûn(tuhmelûne). ﴾22﴿

Diyanet: Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız. ﴾22﴿

Diyanet Vakfı: Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız. ﴾22﴿

E. Hamdi Yazır: Hem onlara ve hem gemiye yüklenirsiniz. ﴾22﴿

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلَا تَتَّقُونَ (٢٣)

Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî fe kâle yâ kavmi’ budullâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), e fe lâ tettekûn(tettekûne). ﴾23﴿

Diyanet: Andolsun biz, Nûh'u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik de, "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Allah'a karşı gelmekten hâlâ sakınmaz mısınız?" dedi. ﴾23﴿

Diyanet Vakfı: Andolsun ki, Nuh'u kavmine gönderdik ve o: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için O'ndan başka bir tanrı yoktur. Hâla sakınmaz mısınız? dedi. ﴾23﴿

E. Hamdi Yazır: And olsun biz, Nûh'u kavmine gönderdik. "Ey kavmim dedi, Allah'a kulluk edin. O'ndan başka tanrınız yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?" ﴾23﴿

فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُرِيدُ أَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَأَنْزَلَ مَلَائِكَةً مَا سَمِعْنَا بِهَذَا فِي آبَائِنَا الْأَوَّلِينَ (٢٤)

Fe kâlel meleullezîne keferû min kavmihî mâ hâzâ illâ beşerun mıslukum yurîdu en yetefaddale aleykum, ve lev şâallâhu le enzele melâikeh(melâiketen), mâ semi’nâ bi hâzâ fî âbâinel evvelîn(evvelîne). ﴾24﴿

Diyanet: Bunun üzerine kendi kavminden inkâr eden ileri gelenler şöyle dediler: "Bu ancak sizin gibi bir beşerdir, size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, bir melek gönderirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık." ﴾24﴿

Diyanet Vakfı: Bunun üzerine, kavminin inkarcı ileri gelenleri şöyle dediler: "Bu, tıpkı sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir. Size üstün ve hâkim olmak istiyor. Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak ki melekler gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık." ﴾24﴿

E. Hamdi Yazır: Bunun üzerine, kavminin içinden kâfir kodaman topluluğu "Bu, dediler, tıpkı sizin gibi bir beşer olmaktan başka bir şey değildir. Size üstün ve hakim olmak istiyor. Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi, muhakkak ki bir melek gönderirdi. Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık." ﴾24﴿

إِنْ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ بِهِ جِنَّةٌ فَتَرَبَّصُوا بِهِ حَتَّى حِينٍ (٢٥)

İn huve illâ raculun bihî cinnetun fe terabbasû bihî hattâ hîn(hînin). ﴾25﴿

Diyanet: "Bu, ancak cinnet getirmiş bir adamdır. Öyle ise bir müddet onu gözetleyiniz." ﴾25﴿

Diyanet Vakfı: "Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir kimsedir. Öyle ise, bir süreye kadar ona katlanıp bekleyin bakalım." ﴾25﴿

E. Hamdi Yazır: "Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir kimsedir. Öyle ise, bir süreye kadar ona katlanıp (durumu) gözetleyin bakalım." ﴾25﴿

قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ (٢٦)

Kâle rabbinsurnî bimâ kezzebûn(kezzebûni). ﴾26﴿

Diyanet: (Nûh), "Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi. ﴾26﴿

Diyanet Vakfı: (Nuh), Rabbim! dedi, beni yalanlamalarına karşı bana yardım et! ﴾26﴿

E. Hamdi Yazır: Nuh: "Rabbim! dedi, beni yalana çıkarmalarına karşı bana yardım et!" ﴾26﴿

فَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ أَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَإِذَا جَاءَ أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ فَاسْلُكْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْ وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ (٢٧)

Fe evhaynâ ileyhi enısnaıl fulke bi a’yuninâ ve vahyinâ fe izâ câe emrunâ ve fâret tennûru fesluk fîhâ min kullin zevceynisneyni ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlu minhum, ve lâ tuhâtıbnî fîllezîne zalemû, innehum mugrakûn(mugrakûne). ﴾27﴿

Diyanet: Bunun üzerine Nûh'a, "Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre o gemiyi yap" diye vahyettik. "Bizim emrimiz gelip de tandır kaynamaya başlayınca, (sular coşup taştığında Nûh'a) dedik ki: "Her cins canlıdan (erkekli dişili) birer çift, bir de kendileri aleyhinde daha önce hüküm verilmiş olanlardan başka aileni gemiye al ve zulmeden kimseler hakkında bana hiç yalvarma! Şüphesiz onlar suda boğulacaklardır." ﴾27﴿

Diyanet Vakfı: Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: Gözlerimizin önünde (muhafazamız altında) ve bildirdiğimiz şekilde gemiyi yap. Bizim emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca her cinsten eşler halinde iki tane ve bir de, içlerinden, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki aileni gemiye al. Zulmetmiş olanlar konusunda bana hiç yalvarma! Zira onlar kesinlikle boğulacaklardır. ﴾27﴿

E. Hamdi Yazır: Bunun üzerine ona şöyle vahyettik: Bizim nezaretimiz altında ve vahyimizle gemiyi yap. Bizim emrimiz gelip de tandır kaynayınca, her cinsten eşler halinde iki tane ve bir de içlerinden, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki aileni gemiye al. Zulmetmiş olanlar konusunda bana hiç yalvarma! Zira onlar kesinlikle boğulacaklardır! ﴾27﴿

فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ فَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي نَجَّانَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٢٨)

Fe izesteveyte ente ve men meake alel fulki fe kulil hamdu lillâhillezî neccânâ minel kavmiz zâlimîn(zâlimîne). ﴾28﴿

Diyanet: Sen ve beraberindeki kimseler, gemiye bindiğiniz zaman: "Bizi zalim kavmin elinden kurtaran Allah'a hamd olsun" de. ﴾28﴿

Diyanet Vakfı: Sen, yanındakilerle birlikte gemiye yerleştiğinde: "Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun" de. ﴾28﴿

E. Hamdi Yazır: Sen, yanındakilerle beraber gemiye yerleştiğinde: "Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun" de. ﴾28﴿

وَقُلْ رَبِّ أَنْزِلْنِي مُنْزَلًا مُبَارَكًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْمُنْزِلِينَ (٢٩)

Ve kul rabbi enzilnî munzelen mubâreken ve ente hayrul munzilîn(munzilîne). ﴾29﴿

Diyanet: Yine de ki: "Ey Rabbim! Beni bereketli bir yere kondur. Sen, konuk edenlerin en hayırlısısın." ﴾29﴿

Diyanet Vakfı: Ve de ki: Rabbim! Beni bereketli bir yere indir. Sen, iskân edenlerin en hayırlısısın. ﴾29﴿

E. Hamdi Yazır: Ve de ki: "Rabbim! Beni mübarek bir yere indir. Sen, konuklatanların en hayırlısısın." ﴾29﴿

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ وَإِنْ كُنَّا لَمُبْتَلِينَ (٣٠)

İnne fî zâlike le âyâtin ve in kunnâ le mubtelîn(mubtelîne). ﴾30﴿

Diyanet: Şüphesiz bu olayda ibretler vardır. Biz gerçekten (kullarımızı) imtihan ederiz. ﴾30﴿

Diyanet Vakfı: Şüphesiz bunda (Nuh ve kavminin başından geçenlerde) birtakım ibretler vardır. Hakikaten biz (kullarımızı böyle) deneriz. ﴾30﴿

E. Hamdi Yazır: Şüphesiz bunda sizin için birtakım ibretler vardır. Çünkü biz, kullarımızı böyle denemişizdir. ﴾30﴿

ثُمَّ أَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ (٣١)

Summe enşe’nâ min ba’dihim karnen âharîn(âharîne). ﴾31﴿

Diyanet: Sonra onların (Nûh kavminin) ardından başka bir nesil yarattık. ﴾31﴿

Diyanet Vakfı: Sonra onların ardından bir başka nesil meydana getirdik. ﴾31﴿

E. Hamdi Yazır: Sonra onların ardından bir başka nesil getirdik. ﴾31﴿

فَأَرْسَلْنَا فِيهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلَهٍ غَيْرُهُ أَفَلَا تَتَّقُونَ (٣٢)

Fe erselnâ fîhim resûlen minhum eni’budûllâhe mâ lekum min ilâhin gayruh(gayruhu), e fe lâ tettekûn(tettekûne). ﴾32﴿

Diyanet: Onlara, kendilerinden, "Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur, hâlâ O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" diye öğüt veren bir peygamber gönderdik. ﴾32﴿

Diyanet Vakfı: Onlar arasından kendilerine: "Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka bir tanrınız yoktur. Hâla Allah'tan korkmaz mısınız?" (mesajını ileten) bir peygamber gönderdik. ﴾32﴿

E. Hamdi Yazır: Bunun üzerine, onlar arasından kendilerine, "Allah'a kulluk edin; çünkü sizin O'ndan başka bir tanrınız yoktur. Hâlâ Allah'tan korkmaz mısınız? (mesajını ileten) bir resul gönderdik. ﴾32﴿

وَقَالَ الْمَلَأُ مِنْ قَوْمِهِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِلِقَاءِ الْآخِرَةِ وَأَتْرَفْنَاهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا مَا هَذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يَأْكُلُ مِمَّا تَأْكُلُونَ مِنْهُ وَيَشْرَبُ مِمَّا تَشْرَبُونَ (٣٣)

Ve kâlel meleu min kavmihillezîne keferû ve kezzebû bi likâil âhıreti ve etrafnâhum fîl hayâtid dunyâ mâ hâzâ illâ beşerun mislukum ye’kulu mimmâ te’kulûne minhu yeşrebu mimmâ teşrabûn(teşrabûne). ﴾33﴿

Diyanet: O peygamberin kavminden, Allah'ı inkâr eden, ahireti yalanlayan ve bizim dünya hayatında kendilerine bol bol nimet verdiğimiz ileri gelenler şöyle dediler: "O da ancak sizin gibi bir insandır. Sizin yediğiniz şeylerden yiyor, içtiğiniz şeylerden içiyor." ﴾33﴿

Diyanet Vakfı: Onun kavminden, kâfir olup ahirete ulaşmayı inkâr eden ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz varlıklı kişiler: "Bu, dediler, sadece sizin gibi bir insandır; sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer." ﴾33﴿

E. Hamdi Yazır: Onun kavminden, kâfir olup ahirete ulaşmayı yalanlayan ve dünya hayatında kendilerine refah verdiğimiz kodaman güruh dedi ki: "Bu dediler, sadece sizin gibi bir insandır; sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden içer." ﴾33﴿

وَلَئِنْ أَطَعْتُمْ بَشَرًا مِثْلَكُمْ إِنَّكُمْ إِذًا لَخَاسِرُونَ (٣٤)

Ve lein eta’tum beşeren mislekum innekum izen le hâsirûn(hâsirûne). ﴾34﴿

Diyanet: "Andolsun, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz mutlaka ziyana uğrarsınız." ﴾34﴿

Diyanet Vakfı: "Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, herhalde ziyan edersiniz." ﴾34﴿

E. Hamdi Yazır: "Gerçekten, tıpkı kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz herhalde ziyan edersiniz." ﴾34﴿

أَيَعِدُكُمْ أَنَّكُمْ إِذَا مِتُّمْ وَكُنْتُمْ تُرَابًا وَعِظَامًا أَنَّكُمْ مُخْرَجُونَ (٣٥)

E yaıdukum ennekum izâ mittum ve kuntum turâben ve izâmen ennekum muhracûn(muhracûne). ﴾35﴿

Diyanet: "O, öldüğünüz, toprak ve kemik hâline geldiğiniz zaman sizin tekrar mutlaka (diriltilip) çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?" ﴾35﴿

Diyanet Vakfı: "Size, öldüğünüz, toprak ve kemik yığını haline geldiğinizde, mutlak surette sizin (kabirden) çıkarılacağınızı mı vâdediyor?" ﴾35﴿

E. Hamdi Yazır: "Size, öldüğünüz, toprak ve kemik yığını haline geldiğinizde, mutlak surette sizin (tekrar) meydana çıkarılacağınızı mı vaad ediyor?" ﴾35﴿

هَيْهَاتَ هَيْهَاتَ لِمَا تُوعَدُونَ (٣٦)

Heyhâte heyhâte limâ tûadûn(tûadûne). ﴾36﴿

Diyanet: "Hâlbuki bu size vaad olunan şey, ne kadar da uzak!" ﴾36﴿

Diyanet Vakfı: "Bu size vâdedilen (öldükten sonra yeniden dirilmek, gerçek olmaktan) çok uzak!" ﴾36﴿

E. Hamdi Yazır: "Heyhât o size vaad edilen şey ne kadar uzak!" ﴾36﴿

إِنْ هِيَ إِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا نَحْنُ بِمَبْعُوثِينَ (٣٧)

İn hiye illâ hayâtuned dunyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ nahnu bi meb’ûsîn(meb’ûsîne). ﴾37﴿

Diyanet: "Hayat, bu dünya hayatından ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Biz tekrar diriltilecek değiliz." ﴾37﴿

Diyanet Vakfı: "Hayat, şu dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız; bir daha diriltilecek de değiliz." ﴾37﴿

E. Hamdi Yazır: "Dünya hayatından başka gerçek yoktur. (Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız; bir daha diriltilecek değiliz." ﴾37﴿

إِنْ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِنِينَ (٣٨)

İn huve illâ raculunifterâ alâllâhi keziben ve mâ nahnu lehu bi mu’minîn(mu’minîne). ﴾38﴿

Diyanet: "Bu, Allah'a karşı yalan uyduran bir kimseden başkası değildir. Biz ona inanmayız." ﴾38﴿

Diyanet Vakfı: "Bu adam, sadece Allah hakkında yalan uyduran bir kimsedir; biz ona inanmıyoruz." ﴾38﴿

E. Hamdi Yazır: "Bu adam, sadece Allah hakkında yalan uyduran bir kimsedir; biz ona inanmıyoruz." ﴾38﴿

قَالَ رَبِّ انْصُرْنِي بِمَا كَذَّبُونِ (٣٩)

Kâle rabbinsurnî bimâ kezzebûn(kezzebûni). ﴾39﴿

Diyanet: O peygamber, "Ey Rabbim! Yalanlamalarına karşı bana yardım et!" dedi. ﴾39﴿

Diyanet Vakfı: O peygamber: Rabbim! dedi, beni yalanlamalarına karşılık bana yardımcı ol! ﴾39﴿

E. Hamdi Yazır: O Peygamber: "Rabbim, dedi, beni yalanlamalarına karşı bana yardımcı ol!" ﴾39﴿

قَالَ عَمَّا قَلِيلٍ لَيُصْبِحُنَّ نَادِمِينَ (٤٠)

Kâle ammâ kalîlin le yusbihunne nâdimîn(nâdimîne). ﴾40﴿

Diyanet: Allah, "Yakın zamanda mutlaka pişman olacaklardır!" dedi. ﴾40﴿

Diyanet Vakfı: Allah şöyle buyurdu: Pek yakında onlar mutlaka pişman olacaklar! ﴾40﴿

E. Hamdi Yazır: Allah şöyle buyurdu: "Pek yakında onlar pişman olacaklar!" ﴾40﴿

فَأَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ بِالْحَقِّ فَجَعَلْنَاهُمْ غُثَاءً فَبُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٤١)

Fe ehazethumus sayhatu bil hakkı fe cealnâhum gusâen, fe bu’den lil kavmiz zâlimîn(zâlimîne). ﴾41﴿

Diyanet: Derken onları o korkunç ses, kaçınılmaz olarak kıskıvrak yakalayıverdi de kendilerini çör çöp yığını hâline getirdik. Zalimler topluluğu, Allah'ın rahmetinden uzak olsun! ﴾41﴿

Diyanet Vakfı: Nitekim, vukuu kaçınılmaz olan korkunç bir ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen sel süprüntüsüne çevirdik. Zalimler topluluğunun canı cehenneme! ﴾41﴿

E. Hamdi Yazır: Nitekim, Hak tarafından korkuç bir ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen çepeçevre kuşattık. Zalimler topluluğunun canı cehenneme! ﴾41﴿

ثُمَّ أَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قُرُونًا آخَرِينَ (٤٢)

Summe enşe’nâ min ba’dihim kurûnen âharîn(âharîne). ﴾42﴿

Diyanet: Sonra bunların arkalarından başka nesiller yarattık. ﴾42﴿

Diyanet Vakfı: Sonra onların ardından başka nesiller getirdik. ﴾42﴿

E. Hamdi Yazır: Sonra onların ardından bir başka nesil getirdik. ﴾42﴿

مَا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ (٤٣)

Mâ tesbiku min ummetin ecelehâ ve mâ yeste’hırûn(yeste’hırûne). ﴾43﴿

Diyanet: Hiçbir ümmet, kendi ecelinin önüne geçemez, onu geciktiremez de. ﴾43﴿

Diyanet Vakfı: Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir. ﴾43﴿

E. Hamdi Yazır: Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de erteleyebilir. ﴾43﴿

ثُمَّ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا تَتْرَى كُلَّ مَا جَاءَ أُمَّةً رَسُولُهَا كَذَّبُوهُ فَأَتْبَعْنَا بَعْضَهُمْ بَعْضًا وَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ فَبُعْدًا لِقَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ (٤٤)

Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne). ﴾44﴿

Diyanet: Sonra arka arkaya peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete kendi peygamberi geldikçe, onu yalanladılar. Biz de onları birbiri ardından helâk ettik ve onları birer ibretli hikâye yaptık. Artık inanmayan bir kavim, Allah'ın rahmetinden uzak olsun! ﴾44﴿

Diyanet Vakfı: Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından yok ettik ve onları ibret hikâyelerine dönüştürdük. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme! ﴾44﴿

E. Hamdi Yazır: Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi gönderdik. Herhangi bir ümmete peygamberlerinin geldiği her defasında, onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de onları birbiri ardından (yokluğa) yuvarladık ve onları efsâne yaptık. Artık iman etmeyen kavmin canı cehenneme! ﴾44﴿

ثُمَّ أَرْسَلْنَا مُوسَى وَأَخَاهُ هَارُونَ بِآيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ (٤٥)

Summe erselnâ mûsâ ve ehâhu hârûne bi âyâtinâ ve sultânin mubîn(mubînin). ﴾45﴿

Diyanet: Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn'u mucizelerimizle ve apaçık bir delille ﴾45﴿

Diyanet Vakfı: Sonra âyetlerimizle ve apaçık bir fermanla Musa ve kardeşi Harun'u gönderdik. ﴾45﴿

E. Hamdi Yazır: Sonra birtakım âyetlerimiz ve açık bir ferman ile Musa'yı ve kardeşi Harun'u gönderdik. ﴾45﴿

إِلَى فِرْعَوْنَ وَمَلَئِهِ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا عَالِينَ (٤٦)

İlâ fir’avne ve meleihî festekberû ve kânû kavmen âlîn(âlîne). ﴾46﴿

Diyanet: Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de (onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular. ﴾46﴿

Diyanet Vakfı: Firavun'a ve ileri gelenlerine de(gönderdik). Onlar ise kibire kapıldılar ve ululuk taslayan bir kavim oldular. ﴾46﴿

E. Hamdi Yazır: Firavun'a ve ileri gelenlerine de (gönderdik). Bunun üzerine onlar kibire kapıldılar ve ululuk taslayan zorba bir kavim oldular. ﴾46﴿

فَقَالُوا أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ (٤٧)

Fe kâlû e nu’minu li beşereyni mislinâ ve kavmuhumâ lenâ âbidûn(âbidûne). ﴾47﴿

Diyanet: Bu yüzden, "Kavimleri bize kul köle iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız" dediler. ﴾47﴿

Diyanet Vakfı: Bu yüzden dediler ki: Kavimleri bize kölelik ederken, bizim gibi olan bu iki adama inanır mıyız? ﴾47﴿

E. Hamdi Yazır: Onun için: Biz, dediler, "kavimleri bize kölelik ederken bizim benzerimiz olan bu iki adama inanacak mıyız?" ﴾47﴿

فَكَذَّبُوهُمَا فَكَانُوا مِنَ الْمُهْلَكِينَ (٤٨)

Fe kezzebûhumâ fe kânû minel muhlekîn(muhlekîne). ﴾48﴿

Diyanet: Böylece ikisini de yalanladılar, bu yüzden de helâk edilenlerden oldular. ﴾48﴿

Diyanet Vakfı: Böylece onları yalanladılar ve bu sebeple helâk edilenlerden oldular. ﴾48﴿

E. Hamdi Yazır: Böylece onları yalanladılar, bu yüzden de helâk edilenlerden oldular. ﴾48﴿

وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ (٤٩)

Ve lekad âteynâ mûsel kitâbe leallehum yehtedûn(yehtedûne). ﴾49﴿

Diyanet: Andolsun, hidayete ersinler diye Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik. ﴾49﴿

Diyanet Vakfı: Andolsun biz Musa'ya, belki onlar yola gelirler diye, Kitab'ı verdik. ﴾49﴿

E. Hamdi Yazır: Andolsun biz Musa'ya belki onlar yola gelirler diye, o kitabı da verdik. ﴾49﴿

وَجَعَلْنَا ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ آيَةً وَآوَيْنَاهُمَا إِلَى رَبْوَةٍ ذَاتِ قَرَارٍ وَمَعِينٍ (٥٠)

Ve cealnebne meryeme ve ummehû âyeten ve âveynâhumâ ilâ rabvetin zâti karârin ve maîn(maînin). ﴾50﴿

Diyanet: Meryem oğlu İsa'yı ve annesini büyük bir mucize kıldık ve her ikisini de oturmaya elverişli, akarsulu yüksek bir yere yerleştirdik. ﴾50﴿

Diyanet Vakfı: Meryem oğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alâmet kıldık; onları, yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirdik. ﴾50﴿

E. Hamdi Yazır: Meryemoğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alâmet kıldık; onları, yerleşmeye elverişli, sulu bir tepeye yerleştirdik. ﴾50﴿

يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ (٥١)

Yâ eyyuher rusulu kulû minet tayyibâti va’melû sâlihâ(sâlihan), innî bimâ ta’melûne alîm(alîmun). ﴾51﴿

Diyanet: Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyiniz ve iyi ameller işleyiniz. Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamamen bilirim. ﴾51﴿

Diyanet Vakfı: "Ey Peygamber! Temiz olan şeylerden yeyin; güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyle bilmekteyim." ﴾51﴿

E. Hamdi Yazır: Ey peygamberler! Temiz ve helal olan şeylerden yiyin; güzel amel ve hareketlerde bulunun. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı bilirim. ﴾51﴿

وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ (٥٢)

Ve inne hâzihî ummetukum ummeten vâhıdeten ve ene rabbukum fettekûn(fettekûni). ﴾52﴿

Diyanet: Şüphesiz bu (İslâm), tek bir din olarak sizin dininizdir. Ben de Rabbinizim. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının. ﴾52﴿

Diyanet Vakfı: "Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden sakının" (denildi). ﴾52﴿

E. Hamdi Yazır: "Ve işte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet ve ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise benden sakının." (denildi). ﴾52﴿

فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ (٥٣)

Fe tekattaû emrehum beynehum zuburâ(zuburan), kullu hızbin bimâ ledeyhim ferihûn(ferihûne). ﴾53﴿

Diyanet: (İnsanlar ise, din) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Her grup kendinde bulunan ile sevinmektedir. ﴾53﴿

Diyanet Vakfı: Ne var ki insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her gurup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedirler. ﴾53﴿

E. Hamdi Yazır: Derken insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi. ﴾53﴿

فَذَرْهُمْ فِي غَمْرَتِهِمْ حَتَّى حِينٍ (٥٤)

Fe zerhum fî gamratihim hattâ hîn(hînin). ﴾54﴿

Diyanet: Ey Muhammed! Sen onları bir zamana kadar, gaflet ve şaşkınlıklarıyla baş başa bırak! ﴾54﴿

Diyanet Vakfı: Şimdi sen onları bir zamana kadar gaflet ve sapıklıkları ile başbaşa bırak! ﴾54﴿

E. Hamdi Yazır: Sen şimdi onları bir zamana kadar gaflet ve sapıklıkları ile başbaşa bırak! ﴾54﴿

أَيَحْسَبُونَ أَنَّمَا نُمِدُّهُمْ بِهِ مِنْ مَالٍ وَبَنِينَ (٥٥)

E yahsebûne ennemâ numidduhum bihî min mâlin ve benîn(benîne). ﴾55﴿

Diyanet: Kendilerine bol bol verdiğimiz mal ve evlatla onların iyiliğine koştuğumuzu mu sanıyorlar? ﴾55﴿

Diyanet Vakfı: Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile. ﴾55﴿

E. Hamdi Yazır: Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile, ﴾55﴿

نُسَارِعُ لَهُمْ فِي الْخَيْرَاتِ بَلْ لَا يَشْعُرُونَ (٥٦)

Nusâriu lehum fîl hayrât(hayrâti) bel lâ yeş’urûn(yeş’urûne). ﴾56﴿

Diyanet: Hayır, onlar farkına varmıyorlar! ﴾56﴿

Diyanet Vakfı: Kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar. ﴾56﴿

E. Hamdi Yazır: Kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz. Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar. ﴾56﴿

إِنَّ الَّذِينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ (٥٧)

İnnellezîne hum min haşyeti rabbihim muşfikûn(muşfikûne). ﴾57﴿

Diyanet: Rablerinin azametinden korkup titreyenler, ﴾57﴿

Diyanet Vakfı: Rablerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınanlar; ﴾57﴿

E. Hamdi Yazır: Rablerine olan saygıdan dolayı titreyenler, ﴾57﴿

وَالَّذِينَ هُمْ بِآيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ (٥٨)

Vellezîne hum bi âyâti rabbihim yu’minûn(yu’minûne). ﴾58﴿

Diyanet: Rablerinin âyetlerine inananlar, ﴾58﴿

Diyanet Vakfı: Rablerinin âyetlerine inananlar; ﴾58﴿

E. Hamdi Yazır: Rablerinin âyetlerine inananlar, ﴾58﴿

وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ (٥٩)

Vellezîne hum bi rabbihim lâ yuşrikûn(yuşrikûne). ﴾59﴿

Diyanet: Rablerine ortak koşmayanlar, ﴾59﴿

Diyanet Vakfı: Rablerine ortak tanımayanlar; ﴾59﴿

E. Hamdi Yazır: Rablerine ortak tanımayanlar, ﴾59﴿

وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ (٦٠)

Vellezîne yu’tûne mâ âtev ve kulûbuhum veciletun ennehum ilâ rabbihim râciûn(râciûne). ﴾60﴿

Diyanet: Rabblerine dönecekleri için verdiklerini kalpleri ürpererek verenler, ﴾60﴿

Diyanet Vakfı: Ve Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar; ﴾60﴿

E. Hamdi Yazır: Ve, Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri titreyerek yapanlar; ﴾60﴿

أُولَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ (٦١)

Ulâike yusâriûne fîl hayrâti ve hum lehâ sâbikûn(sâbikûne). ﴾61﴿

Diyanet: İşte bunlar hayır işlerine koşuşurlar ve o uğurda öne geçerler. ﴾61﴿

Diyanet Vakfı: İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar. ﴾61﴿

E. Hamdi Yazır: İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar. ﴾61﴿

وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (٦٢)

Ve lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve ledeynâ kitâbun yantıku bil hakkı ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne). ﴾62﴿

Diyanet: Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitab vardır. Onlar zulme, haksızlığa uğratılmazlar. ﴾62﴿

Diyanet Vakfı: Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. ﴾62﴿

E. Hamdi Yazır: Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. ﴾62﴿

بَلْ قُلُوبُهُمْ فِي غَمْرَةٍ مِنْ هَذَا وَلَهُمْ أَعْمَالٌ مِنْ دُونِ ذَلِكَ هُمْ لَهَا عَامِلُونَ (٦٣)

Bel kulûbuhum fî gamratin min hâzâ ve lehum a’mâlun min dûni zâlike hum lehâ âmilûn(âmilûne). ﴾63﴿

Diyanet: Ancak kâfirlerin kalbleri bu Kur'an'a karşı bir gaflet içindedir. Onların bundan başka yapageldikleri birtakım (kötü) işleri de vardır. ﴾63﴿

Diyanet Vakfı: Hayır, onların (o inkârcıların) kalpleri bu hususta cehâlet içindedir. Ayrıca onların bundan (bu şirk ve inkârcılıklarından) öte birtakım (kötü) işleri vardır ki, onlar bu işleri yapar dururlar. ﴾63﴿

E. Hamdi Yazır: Hayır, onların kalpleri bu hususta cehalet içindedir. Ayrıca onların bundan öte birtakım kötü işleri vardır ki, onlar bu işleri yapar dururlar. ﴾63﴿

حَتَّى إِذَا أَخَذْنَا مُتْرَفِيهِمْ بِالْعَذَابِ إِذَا هُمْ يَجْأَرُونَ (٦٤)

Hattâ izâ ehaznâ mutrafîhim bil âzâbi izâ hum yec’erûn(yec’erûne). ﴾64﴿

Diyanet: Nihayet refah ve bolluk içinde olanlarını azapla kıskıvrak yakaladığımız zaman, bakmışsın ki feryat edip duruyorlar. ﴾64﴿

Diyanet Vakfı: En nihayet, refah ve bolluk içinde olanlarını sıkıntıya (veya azaba) uğrattığımızda, bakarsın ki onlar feryadı basarlar. ﴾64﴿

E. Hamdi Yazır: Nihayet, refah ve bolluk içinde olanlarını sıkıntıya uğrattığımızda, bakarsın ki onlar feryadı basarlar. ﴾64﴿

لَا تَجْأَرُوا الْيَوْمَ إِنَّكُمْ مِنَّا لَا تُنْصَرُونَ (٦٥)

Lâ tec’erûl yevme innekum minnâ lâ tunsarûn(tunsarûne). ﴾65﴿

Diyanet: Boşuna feryat edip durmayın bugün. Zira bizden yardım görmeyeceksiniz. ﴾65﴿

Diyanet Vakfı: Boşuna sızlanmayın bugün! Zira bizden yardım göremeyeceksiniz! ﴾65﴿

E. Hamdi Yazır: Boşuna feryad etmeyin bugün! Zira bizden yardım göremeyeceksiniz. ﴾65﴿

قَدْ كَانَتْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ تَنْكِصُونَ (٦٦)

Kad kânet âyâtî tutlâ aleykum fe kuntum alâ a’kâbikum tenkisûn(tenkisûne). ﴾66﴿

Diyanet: Çünkü âyetlerim size okunurdu da siz buna karşı büyüklük taslayarak arkanızı döner, ﴾66﴿

Diyanet Vakfı: Çünkü âyetlerim size okunurdu da, siz, buna karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin (Kâbe'nin etrafında toplanarak) hezeyanlar savururdunuz. ﴾66﴿

E. Hamdi Yazır: Çünkü âyetlerimiz size okunurdu da, buna karşı siz arkanızı dönerdiniz. ﴾66﴿

مُسْتَكْبِرِينَ بِهِ سَامِرًا تَهْجُرُونَ (٦٧)

Mustekbirîne bihî sâmiran tehcurûn(tehcurûne). ﴾67﴿

Diyanet: geceleyin toplanıp hezeyanlar savururdunuz. ﴾67﴿

Diyanet Vakfı: Çünkü âyetlerim size okunurdu da, siz, buna karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin (Kâbe'nin etrafında toplanarak) hezeyanlar savururdunuz. ﴾67﴿

E. Hamdi Yazır: Kafa tutardınız ve geceleyin hezeyanlar savururdunuz. ﴾67﴿

أَفَلَمْ يَدَّبَّرُوا الْقَوْلَ أَمْ جَاءَهُمْ مَا لَمْ يَأْتِ آبَاءَهُمُ الْأَوَّلِينَ (٦٨)

E fe lem yeddebberûl kavle em câehum mâ lem ye’ti âbâehumul evvelîn(evvelîne). ﴾68﴿

Diyanet: Onlar bu sözü (Kur'an'ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, önceki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? ﴾68﴿

Diyanet Vakfı: Onlar bu sözü (Kur'an'ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? ﴾68﴿

E. Hamdi Yazır: Onlar bu sözü (Kur'ân'ı) hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? ﴾68﴿

أَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ (٦٩)

Em lem ya’rifû resûlehum fe hum lehu munkirûn(munkirûne). ﴾69﴿

Diyanet: Ya da onlar henüz kendi peygamberlerini tanımadılar da o yüzden mi onu inkâr ediyorlar? ﴾69﴿

Diyanet Vakfı: Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar? ﴾69﴿

E. Hamdi Yazır: Yoksa peygamberlerini tanımadılar da bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar? ﴾69﴿

أَمْ يَقُولُونَ بِهِ جِنَّةٌ بَلْ جَاءَهُمْ بِالْحَقِّ وَأَكْثَرُهُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ (٧٠)

Em yekûlûne bihî cinneh(cinnetun), bel câehum bil hakkı ve ekseruhum lil hakkı kârihûn(kârihûne). ﴾70﴿

Diyanet: Yoksa "O cinnet getirmiş" mi diyorlar? Hayır o, onlara hakkı getirdi. Hâlbuki onların pek çoğu haktan hoşlanmamaktadırlar. ﴾70﴿

Diyanet Vakfı: Yoksa onda bir cinnet olduğunu mu söylüyorlar? Hayır; o, kendilerine hakkı getirmiştir. Onların çoğu ise haktan hoşlanmamaktadırlar. ﴾70﴿

E. Hamdi Yazır: Yoksa onda bir delilik olduğunu mu söylüyorlar? Aksine o, kendilerine hakkı getirmiştir. Halbuki onlar haktan hoşlanmamaktadırlar. ﴾70﴿

وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ أَهْوَاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ بَلْ أَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَ (٧١)

Ve levittebeal hakku ehvâehum le fesedetis semâvâtu vel ardu ve men fî hinn(hinne), bel eteynâhum bi zikrihim fe hum an zikrihim mu’ridûn(mu’ridûne). ﴾71﴿

Diyanet: Eğer hak onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şereflerini (Kur'an'ı) getirdik. Onlar ise bu şereflerinden yüz çeviriyorlar. ﴾71﴿

Diyanet Vakfı: Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiIer. ﴾71﴿

E. Hamdi Yazır: Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirirler. ﴾71﴿

أَمْ تَسْأَلُهُمْ خَرْجًا فَخَرَاجُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (٧٢)

Em tes’eluhum harcen fe haracu rabbike hayrun ve huve hayrur râzikîn(râzikîne). ﴾72﴿

Diyanet: Ey Muhammed! Yoksa sen onlardan bir vergi mi istiyorsun (da inanmıyorlar)? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır. ﴾72﴿

Diyanet Vakfı: (Resûlüm!) Yoksa sen onlardan bir karşılık mı istiyorsun? Rabbinin vereceği daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır. ﴾72﴿

E. Hamdi Yazır: (Resulüm!) Yoksa sen onlardan bir haraç mı istiyorsun? Rabbinin vergisi daha hayırlıdır. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır. ﴾72﴿

وَإِنَّكَ لَتَدْعُوهُمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (٧٣)

Ve inneke le ted’ûhum ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin). ﴾73﴿

Diyanet: Şüphesiz sen onları doğru bir yola çağırıyorsun. ﴾73﴿

Diyanet Vakfı: Gerçek şu ki sen onları doğru bir yola çağırıyorsun. ﴾73﴿

E. Hamdi Yazır: Gerçek şu ki sen onları doğru bir yola çağırıyorsun. ﴾73﴿

وَإِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ عَنِ الصِّرَاطِ لَنَاكِبُونَ (٧٤)

Ve innellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti anis sırâtı le nâkibûn(nâkibûne). ﴾74﴿

Diyanet: Fakat ahirete inanmayanlar, ısrarla bu yoldan çıkmaktadırlar. ﴾74﴿

Diyanet Vakfı: Ahirete inanmayanlar ise, ısrarla yoldan çıkmaktadırlar. ﴾74﴿

E. Hamdi Yazır: Fakat ahirete inanmayanlar ise, ısrarla yoldan çıkmaktadırlar. ﴾74﴿

وَلَوْ رَحِمْنَاهُمْ وَكَشَفْنَا مَا بِهِمْ مِنْ ضُرٍّ لَلَجُّوا فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ (٧٥)

Ve lev rahımnâhum ve keşefnâ mâ bihim min durrin le leccû fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne). ﴾75﴿

Diyanet: Biz onlara merhamet edip başlarına gelen zararı giderseydik, yine de azgınlıkları içinde bocalayıp kalırlardı. ﴾75﴿

Diyanet Vakfı: Eğer onlara acıyıp da içinde bulundukları sıkıntıyı giderseydik, iyice körleşerek azgınlıklarında direnirlerdi. ﴾75﴿

E. Hamdi Yazır: Eğer onlara acıyıp da için de bulundukları sıkıntıyı giderseydik, iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi. ﴾75﴿

وَلَقَدْ أَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ فَمَا اسْتَكَانُوا لِرَبِّهِمْ وَمَا يَتَضَرَّعُونَ (٧٦)

Ve lekad ehaznâhum bil azâbi fe mestekânû li rabbihim ve mâ yetedarreûn(yetedarreûne). ﴾76﴿

Diyanet: Andolsun, biz onları azap ile kıskıvrak yakaladık da yine Rablerine boyun eğmediler ve O'na yalvarıp yakarmadılar. ﴾76﴿

Diyanet Vakfı: Andolsun, biz onları sıkıntıya düşürdük de yine Rablerine boyun eğmediler, tazarru ve niyazda da bulunmuyorlar. ﴾76﴿

E. Hamdi Yazır: Andolsun, biz onları sıkıntıya düşürdük de yine Rablerine boyun eğmediler, tazarru' ve niyazda da bulunmadılar. ﴾76﴿

حَتَّى إِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا ذَا عَذَابٍ شَدِيدٍ إِذَا هُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ (٧٧)

Hattâ izâ fetahnâ aleyhim bâben zâ azâbin şedîdin izâ hum fîhi mublisûn(mublisûne). ﴾77﴿

Diyanet: Sonunda onlara şiddetli bir azap kapısı açtığımızda bir de bakarsın onun içinde ümitsizliğe düşüvereceklerdir. ﴾77﴿

Diyanet Vakfı: En nihayet üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada şaşkın ve ümitsiz kalmışlardır! ﴾77﴿

E. Hamdi Yazır: Nihayet üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada şaşkın ve ümitsiz kalmışlardır! ﴾77﴿

وَهُوَ الَّذِي أَنْشَأَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ (٧٨)

Ve huvellezî enşee lekumus sem’a vel ebsâra vel ef’ideh(ef’idete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne). ﴾78﴿

Diyanet: Hâlbuki O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne kadar az şükrediyorsunuz! ﴾78﴿

Diyanet Vakfı: O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri yaratandır. Ne de az şükrediyorsunuz! ﴾78﴿

E. Hamdi Yazır: Halbuki sizin için o kulağı, o gözleri ve o gönülleri yaratan O'dur. Ne de az şükrediyorsunuz! ﴾78﴿

وَهُوَ الَّذِي ذَرَأَكُمْ فِي الْأَرْضِ وَإِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (٧٩)

Ve huvellezî zereekum fîl ardı ve ileyhi tuhşerûn(tuhşerûne). ﴾79﴿

Diyanet: O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir. Sadece O'nun huzurunda toplanacaksınız. ﴾79﴿

Diyanet Vakfı: Ve O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir. Sırf O'nun huzurunda toplanacaksınız. ﴾79﴿

E. Hamdi Yazır: Ve sizi yeryüzünde yaratıp türeden O'dur. Sırf O'nun huzuruna toplanacaksınız. ﴾79﴿

وَهُوَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ (٨٠)

Ve huvellezî yuhyî ve yumîtu ve lehuhtilâful leyli ven nehâr(nehâri), e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne). ﴾80﴿

Diyanet: O, diriltendir, öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takib etmesi de O'na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? ﴾80﴿

Diyanet Vakfı: Ve O, yaşatan ve öldürendir; gecenin ve gündüzün değişmesi O'nun eseridir. Hâla aklınızı kullanmaz mısınız! ﴾80﴿

E. Hamdi Yazır: Ve O, yaşatan ve öldürendir; gecenin ve gündüzün değişmesi O'nun eseridir. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız? ﴾80﴿

بَلْ قَالُوا مِثْلَ مَا قَالَ الْأَوَّلُونَ (٨١)

Bel kâlû misle mâ kâlel evvelûn(evvelûne). ﴾81﴿

Diyanet: Hayır onlar, öncekilerin söyledikleri sözler gibi sözler ettiler. ﴾81﴿

Diyanet Vakfı: Buna rağmen onlar, öncekilerin dedikleri gibi dediler. ﴾81﴿

E. Hamdi Yazır: Hayır, öncekilerin söylediklerinin benzerini söylediler. ﴾81﴿

قَالُوا أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ (٨٢)

Kâlû e izâ mitnâ ve kunnâ turâben ve izâmen e innâ le meb’ûsûn(meb’ûsûne). ﴾82﴿

Diyanet: Dediler ki: "Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı tekrar diriltileceğiz?" ﴾82﴿

Diyanet Vakfı: Dediler ki: Sahi biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, mutlaka yeniden diriltileceğiz öyle mi? ﴾82﴿

E. Hamdi Yazır: Dediler ki: "Sahi biz, ölüp de bir toprak ve kemik yığını haline gelmişken, mutlaka yeniden diriltileceğiz öyle mi?" ﴾82﴿

لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَآبَاؤُنَا هَذَا مِنْ قَبْلُ إِنْ هَذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ (٨٣)

Lekad vuıdnâ nahnu ve âbâunâ hâzâ min kablu in hâzâ illâ esâtîrul evvelîn(evvelîne). ﴾83﴿

Diyanet: Andolsun, biz de bizden önce atalarımız da bununla tehdit edildik. Bu, öncekilerin uydurduğu masallardan başka bir şey değildir. ﴾83﴿

Diyanet Vakfı: Hakikaten, gerek bize, gerekse daha önce atalarımıza böyle bir vaadde bulunuldu; (fakat) bu geçmiştekilerin masallarından başka bir şey değildir! ﴾83﴿

E. Hamdi Yazır: "Yemin ederiz ki, gerek bize, gerekse daha önce atalarımıza böyle bir vaadde bulunuldu; (fakat) bu geçmiştekilerin masallarından başka bir şey değildir!" ﴾83﴿

قُلْ لِمَنِ الْأَرْضُ وَمَنْ فِيهَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٨٤)

Kul li menil ardu ve men fîhâ in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne). ﴾84﴿

Diyanet: De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Yer ve yerde bulunanlar kime aittir?" ﴾84﴿

Diyanet Vakfı: (Resûlüm!) de ki: Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir? ﴾84﴿

E. Hamdi Yazır: (Resulüm!) de ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?" ﴾84﴿

سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ (٨٥)

Seyekûlûne lillâh(lillâhi), kul e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne). ﴾85﴿

Diyanet: "Allah'ındır" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp öğüt almaz mısınız?" de. ﴾85﴿

Diyanet Vakfı: "Allah'a aittir" diyecekler. Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız! de. ﴾85﴿

E. Hamdi Yazır: "Allah'a aittir" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız?" de. ﴾85﴿

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ (٨٦)

Kul men rabbus semâvâtis seb’ı ve rabbul arşil azîm(azîmi). ﴾86﴿

Diyanet: De ki: "Yedi kat göklerin Rabbi, büyük Arş'ın Rabbi kimdir?" ﴾86﴿

Diyanet Vakfı: Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir? diye sor. ﴾86﴿

E. Hamdi Yazır: "Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir?" diye sor. ﴾86﴿

سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ أَفَلَا تَتَّقُونَ (٨٧)

Seyekûlûne lillâh(lillâhi), kul e fe lâ tettekûn(tettekûne). ﴾87﴿

Diyanet: "Allah'ındır" diyecekler. "Öyle ise O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" de. ﴾87﴿

Diyanet Vakfı: "(Bunlar da) Allah'ındır" diyecekler. Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız! de. ﴾87﴿

E. Hamdi Yazır: "(Onlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız?" de. ﴾87﴿

قُلْ مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُجِيرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (٨٨)

Kul men bi yedihî melekûtu kulli şey’in ve huve yucîru ve lâ yucâru aleyhi in kuntum ta’lemûn(ta’lemûne). ﴾88﴿

Diyanet: De ki: "Eğer biliyorsanız söyleyin: Her şeyin hükümranlığı elinde olan, kendisi koruyan, kendisine karşı korunulamaz olan kimdir?" ﴾88﴿

Diyanet Vakfı: Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan, fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir? diye sor. ﴾88﴿

E. Hamdi Yazır: "Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?" diye sor. ﴾88﴿

سَيَقُولُونَ لِلَّهِ قُلْ فَأَنَّى تُسْحَرُونَ (٨٩)

Seyekûlûne lillâh(lillâhi), kul fe ennâ tusharûn(tusharûne). ﴾89﴿

Diyanet: "Allah'ındır" diyecekler. "Öyle ise nasıl aldanıyorsunuz?" de. ﴾89﴿

Diyanet Vakfı: "(Bunların hepsi) Allah'ındır" diyecekler. Öyle ise nasıl olup da büyüye kapılıyorsunuz? de. ﴾89﴿

E. Hamdi Yazır: "(Bunlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Öyle ise nasıl olur da büyülenirsiniz?" de. ﴾89﴿

بَلْ أَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ (٩٠)

Bel eteynâhum bil hakkı ve innehum le kâzibûn(kâzibûne). ﴾90﴿

Diyanet: Hayır, biz onlara gerçeği getirdik, fakat onlar kesinlikle yalancıdırlar. ﴾90﴿

Diyanet Vakfı: Doğrusu biz onlara gerçeği getirdik; onlar ise hakikaten yalancılardır. ﴾90﴿

E. Hamdi Yazır: Doğrusu biz onlara hakkı getirdik; onlar ise cidden yalancıdırlar. ﴾90﴿

مَا اتَّخَذَ اللَّهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ إِلَهٍ إِذًا لَذَهَبَ كُلُّ إِلَهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ (٩١)

Mettehazallâhu min veledin ve mâ kâne meahu min ilâhin izen le zehebe kullu ilâhin bimâ halaka ve le alâ ba’duhum alâ ba’d(ba’dın), subhânallâhi ammâ yasıfûn(yasıfûne). ﴾91﴿

Diyanet: Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O'nunla birlikte başka hiçbir ilâh yoktur. Öyle olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. ﴾91﴿

Diyanet Vakfı: Allah evlât edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir tanrı da yoktur. Aksi takdirde her tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder ve mutlaka onlardan biri diğerine galebe çalardı. Allah, onların (müşriklerin) yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir. ﴾91﴿

E. Hamdi Yazır: Allah evlat edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine galip gelirdi. Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir. ﴾91﴿

عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ (٩٢)

Âlimil gaybi veş şehâdeti fe teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne). ﴾92﴿

Diyanet: Gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir. ﴾92﴿

Diyanet Vakfı: Allah, gaybı da şehâdeti de bilendir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir. ﴾92﴿

E. Hamdi Yazır: Allah, gaybı da, açık olanı da bilir. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok yüce ve münezzehtir. ﴾92﴿

قُلْ رَبِّ إِمَّا تُرِيَنِّي مَا يُوعَدُونَ (٩٣)

Kul rabbi immâ turiyennî mâ yûadûn(yûadûne). ﴾93﴿

Diyanet: De ki: "Ey Rabbim! Onlara yöneltilen tehditleri bana mutlaka göstereceksen, ﴾93﴿

Diyanet Vakfı: (Resûlüm!) De ki: "Rabbim! Eğer onlara yöneltilen tehdidi (dünyevî sıkıntıyı ve uhrevî azabı) mutlaka bana göstereceksen. ﴾93﴿

E. Hamdi Yazır: (Resulüm!) De ki: Rabbim! Eğer onlara yöneltilen tehdidi (dünyevî sıkıntıyı ve uhrevî azabı) mutlaka göstereceksen, ﴾93﴿

رَبِّ فَلَا تَجْعَلْنِي فِي الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ (٩٤)

Rabbi fe lâ tec’alnî fil kavmiz zâlimîn(zâlimîne). ﴾94﴿

Diyanet: beni o zalim milletin içinde bulundurma." ﴾94﴿

Diyanet Vakfı: Bu durumda beni zalimler topluluğunun içinde bulundurma, Rabbim!" ﴾94﴿

E. Hamdi Yazır: Bu durumda beni, o zalimler topluluğunda bulundurma, Rabbim! ﴾94﴿

وَإِنَّا عَلَى أَنْ نُرِيَكَ مَا نَعِدُهُمْ لَقَادِرُونَ (٩٥)

Ve innâ alâ en nuriyeke mâ neıduhum le kâdirûn(kâdirûne). ﴾95﴿

Diyanet: Bizim onlara yönelttiğimiz tehditleri sana göstermeye elbette gücümüz yeter. ﴾95﴿

Diyanet Vakfı: Biz, onlara yönelttiğimiz tehdidi sana göstermeye elbette ki kadiriz. ﴾95﴿

E. Hamdi Yazır: Biz, onlara yönelttiğimiz tehdidi sana göstermeye elbette ki kadiriz. ﴾95﴿

ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ السَّيِّئَةَ نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَصِفُونَ (٩٦)

İdfa’ billetî hiye ahsenus seyyieh(seyyiete), nahnu a’lemu bi mâ yasıfûn(yasıfûne). ﴾96﴿

Diyanet: Kötülüğü, en güzel olan şeyle uzaklaştır. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri daha iyi biliriz. ﴾96﴿

Diyanet Vakfı: Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz. ﴾96﴿

E. Hamdi Yazır: Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav, çünkü biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz. ﴾96﴿

وَقُلْ رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ (٩٧)

Ve kul rabbi eûzu bike min hemezâtiş şeyâtîn(şeyâtîni). ﴾97﴿

Diyanet: De ki: "Ey Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım." ﴾97﴿

Diyanet Vakfı: Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! ﴾97﴿

E. Hamdi Yazır: Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım! ﴾97﴿

وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ (٩٨)

Ve eûzu bike rabbi en yahdurûn(yahdurûni). ﴾98﴿

Diyanet: "Ey Rabbim! Onların benim yanımda bulunmalarından da sana sığınırım." ﴾98﴿

Diyanet Vakfı: Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım, Rabbim! ﴾98﴿

E. Hamdi Yazır: Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım. ﴾98﴿

حَتَّى إِذَا جَاءَ أَحَدَهُمُ الْمَوْتُ قَالَ رَبِّ ارْجِعُونِ (٩٩)

Hattâ izâ câe ehadehumul mevtu kâle rabbirciûn(rabbirciûni). ﴾99﴿

Diyanet: Nihayet onlardan birine ölüm gelince, "Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, ﴾99﴿

Diyanet Vakfı: Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: "Rabbim! der, beni geri gönder;" ﴾99﴿

E. Hamdi Yazır: Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında, "Rabbim, der, lütfen beni (dünyaya) geri gönder," ﴾99﴿

لَعَلِّي أَعْمَلُ صَالِحًا فِيمَا تَرَكْتُ كَلَّا إِنَّهَا كَلِمَةٌ هُوَ قَائِلُهَا وَمِنْ وَرَائِهِمْ بَرْزَخٌ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ (١٠٠)

Leallî a’melu sâlihan fîmâ terektu kellâ, innehâ kelimetun huve kâiluhâ, ve min verâihim berzahun ilâ yevmi yub’asûn(yub’asûne). ﴾100﴿

Diyanet: terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım" der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır. ﴾100﴿

Diyanet Vakfı: "Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım." Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır. ﴾100﴿

E. Hamdi Yazır: "Ta ki, boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım." Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır. ﴾100﴿

فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ فَلَا أَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ وَلَا يَتَسَاءَلُونَ (١٠١)

Fe izâ nufiha fis sûri fe lâ ensâbe beynehum yevme izin ve lâ yetesâelûn(yetesâelûne). ﴾101﴿

Diyanet: Sûr'a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy-sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır. ﴾101﴿

Diyanet Vakfı: Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar. ﴾101﴿

E. Hamdi Yazır: Sûr'a üflendiği zaman aralarında artık ne soysop (çekişmesi) vardır, ne de birbirlerini soruşturacaklardır. ﴾101﴿

فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ (١٠٢)

Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne). ﴾102﴿

Diyanet: Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. ﴾102﴿

Diyanet Vakfı: Artık kimlerin (sevap) tartılan ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. ﴾102﴿

E. Hamdi Yazır: Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. ﴾102﴿

وَمَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ فِي جَهَنَّمَ خَالِدُونَ (١٠٣)

Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne). ﴾103﴿

Diyanet: Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır. ﴾103﴿

Diyanet Vakfı: Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler. ﴾103﴿

E. Hamdi Yazır: Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler. ﴾103﴿

تَلْفَحُ وُجُوهَهُمُ النَّارُ وَهُمْ فِيهَا كَالِحُونَ (١٠٤)

Telfehu vucûhehumun nâru ve hum fîhâ kâlihûn(kâlihûne). ﴾104﴿

Diyanet: Ateş yüzlerini yalar ve onlar orada sırıtır kalırlar. ﴾104﴿

Diyanet Vakfı: Ateş yüzlerini yakar; orada suratları çirkin ve gülünç bir halde bulunurlar. ﴾104﴿

E. Hamdi Yazır: Orada dişleri sırıtır halde iken ateş yüzlerini yalar. ﴾104﴿

أَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ (١٠٥)

E lem tekun âyâtî tutlâ aleykum fe kuntum bihâ tukezzibûn(tukezzibûne). ﴾105﴿

Diyanet: Allah, "Âyetlerim size okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz, değil mi?" der. ﴾105﴿

Diyanet Vakfı: Size âyetlerim okunurdu da, siz onları yalanlardınız değil mi? ﴾105﴿

E. Hamdi Yazır: (Allah Teâlâ,) Size âyetlerim okunurdu da, siz onları yalanlardınız değil mi?... der. ﴾105﴿

قَالُوا رَبَّنَا غَلَبَتْ عَلَيْنَا شِقْوَتُنَا وَكُنَّا قَوْمًا ضَالِّينَ (١٠٦)

Kâlû rabbenâ galebet aleynâ şıkvetunâ ve kunnâ kavmen dâllîn(dâllîne). ﴾106﴿

Diyanet: Onlar da şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Biz azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir toplum olduk." ﴾106﴿

Diyanet Vakfı: Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi altetti; biz, bir sapıklar topluluğu idik. ﴾106﴿

E. Hamdi Yazır: Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi altetti; biz, bir sapıklar topluluğu idik. ﴾106﴿

رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْهَا فَإِنْ عُدْنَا فَإِنَّا ظَالِمُونَ (١٠٧)

Rabbenâ ahricnâ minhâ fe in udnâ fe innâ zâlimûn(zâlimûne). ﴾107﴿

Diyanet: "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (tekrar günaha) dönersek şüphesiz kendimize zulmetmiş oluruz." ﴾107﴿

Diyanet Vakfı: Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız. ﴾107﴿

E. Hamdi Yazır: Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz zalim insanlarız. ﴾107﴿

قَالَ اخْسَئُوا فِيهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ (١٠٨)

Kâlahseû fîhâ ve lâ tukellimûn(tukellimûni). ﴾108﴿

Diyanet: Allah, "Aşağılık içinde kalın orada, artık benimle konuşmayın!" der. ﴾108﴿

Diyanet Vakfı: Buyurur ki: Alçaldıkça alçalın orada! Bana karşı konuşmayın artık! ﴾108﴿

E. Hamdi Yazır: (Allah) buyurur ki: Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın artık. ﴾108﴿

إِنَّهُ كَانَ فَرِيقٌ مِنْ عِبَادِي يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ (١٠٩)

İnnehu kâne ferîkun min ibâdî yekûlûne rabbenâ âmennâ fagfir lenâ verhamnâ ve ente hayrur râhımîn(râhımîne). ﴾109﴿

Diyanet: Kullarımdan, "Ey Rabbimiz! Biz inandık, bizi bağışla, bize merhamet et, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın" diyen bir grup var idi. ﴾109﴿

Diyanet Vakfı: Zira kullarımdan bir zümre: Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi affet; bize acı! Sen, merhametlilerin en iyisisin, demişlerdi. ﴾109﴿

E. Hamdi Yazır: Çünkü kullarımdan bir zümre "Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin." diyorlardı. ﴾109﴿

فَاتَّخَذْتُمُوهُمْ سِخْرِيًّا حَتَّى أَنْسَوْكُمْ ذِكْرِي وَكُنْتُمْ مِنْهُمْ تَضْحَكُونَ (١١٠)

Fettehaztumûhum sıhriyyen hattâ ensevkum zikrî ve kuntum minhum tadhakûn(tadhakûne). ﴾110﴿

Diyanet: Siz ise onlarla alay ediyordunuz. O kadar ki onlar size beni anmayı unutturdu. Onlara hep gülüyordunuz. ﴾110﴿

Diyanet Vakfı: İşte siz onları alaya aldınız; sonunda onlar (ile alay etmeniz) size beni yâdetmeyi unutturdu, siz onlara gülüyordunuz. ﴾110﴿

E. Hamdi Yazır: İşte siz onları alaya aldınız; sonunda bu davranışınız size beni yâd etmeyi unutturdu; çünkü siz onlara gülüyordunuz. ﴾110﴿

إِنِّي جَزَيْتُهُمُ الْيَوْمَ بِمَا صَبَرُوا أَنَّهُمْ هُمُ الْفَائِزُونَ (١١١)

İnnî cezeytuhumul yevme bimâ saberû ennehum humul fâizûn(fâizûne). ﴾111﴿

Diyanet: Sabretmiş olmaları sebebiyle, bugün ben onları mükâfatlandırdım. Şüphesiz onlar başarıya erenlerin ta kendileridir. ﴾111﴿

Diyanet Vakfı: Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muratlarına erenlerdir. ﴾111﴿

E. Hamdi Yazır: Bugün ben onlara, sabrettiklerinin karşılığını verdim; onlar, hakikaten muradlarına erenlerdir. ﴾111﴿

قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ (١١٢)

Kâle kem lebistum fil ardı adede sinîn(sinîne). ﴾112﴿

Diyanet: Allah, (inkârcılara) "Yeryüzünde kaç sene kaldınız?" diye sorar. ﴾112﴿

Diyanet Vakfı: (Allah inkârcılara) "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye sorar. ﴾112﴿

E. Hamdi Yazır: (Allah inkârcılara) "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye sorar. ﴾112﴿

قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ (١١٣)

Kâlû lebisnâ yevmen ev ba’da yevmin fes’elil âddîn(âddîne). ﴾113﴿

Diyanet: Onlar, "Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor" derler. ﴾113﴿

Diyanet Vakfı: "Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor" derler. ﴾113﴿

E. Hamdi Yazır: "Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte bilenlere sor." derler. ﴾113﴿

قَالَ إِنْ لَبِثْتُمْ إِلَّا قَلِيلًا لَوْ أَنَّكُمْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (١١٤)

Kâle in lebistum illâ kalîlen lev ennekum kuntum ta’lemûn(ta’lemûne). ﴾114﴿

Diyanet: Allah, şöyle der: "Çok az bir zaman kaldınız. Keşke bunu (daha önce) bilmiş olsaydınız." ﴾114﴿

Diyanet Vakfı: Buyurur: Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz (bunu) bilmiş olsaydınız! ﴾114﴿

E. Hamdi Yazır: (Allah) buyurur ki: Sadece az bir süre kaldınız; keşke siz (bunu) bilmiş olsaydınız! ﴾114﴿

أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ (١١٥)

E fe hasibtum ennemâ halaknâkum abesen ve ennekum ileynâ lâ turceûn(turceûne). ﴾115﴿

Diyanet: "Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?" ﴾115﴿

Diyanet Vakfı: Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız? ﴾115﴿

E. Hamdi Yazır: Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız? ﴾115﴿

فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْكَرِيمِ (١١٦)

Fe teâlallâhul melikul hakk(hakku), lâ ilâhe illâ hû(huve), rabbul arşil kerîm(kerîmi). ﴾116﴿

Diyanet: Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. O'ndan başka hiç ilâh yoktur. O, şerefli ve yüce Arş'ın Rabbidir. ﴾116﴿

Diyanet Vakfı: Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir. O'ndan başka tanrı yoktur, O, yüce Arş'ın sahibidir. ﴾116﴿

E. Hamdi Yazır: Mutlak hâkim ve hak olan Allah, çok yücedir. O'ndan başka ilâh yoktur. O, bereketli Arş'ın sahibidir. ﴾116﴿

وَمَنْ يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّمَا حِسَابُهُ عِنْدَ رَبِّهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ (١١٧)

Ve men yed’u maallâhi ilâhen âhare lâ burhâne lehu bihî fe innemâ hısâbuhu inde rabbih(rabbihi), innehu lâ yuflihul kâfirûn(kâfirûne). ﴾117﴿

Diyanet: Kim, hakkında hiçbir delili olmadığı hâlde Allah ile birlikte başka bir ilâha taparsa, onun hesabı ancak Rabbi katındadır. Şüphesiz kâfirler asla kurtuluşa eremezler. ﴾117﴿

Diyanet Vakfı: Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa, -ki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak ki kâfirler iflah olmaz. ﴾117﴿

E. Hamdi Yazır: Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa -ki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şurası muhakkak ki, kâfirler kurtuluşa eremezler. ﴾117﴿

وَقُلْ رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ (١١٨)

Ve kul rabbigfir verham ve ente hayrur râhımîn(râhımîne). ﴾118﴿

Diyanet: De ki: "Rabbim! Bağışla, merhamet et. Çünkü sen merhamet edenlerin en hayırlısısın!" ﴾118﴿

Diyanet Vakfı: (Resûlüm!) De ki: Bağışla ve merhamet et Rabbim! Sen merhametlilerin en iyisisin. ﴾118﴿

E. Hamdi Yazır: Resulüm! De ki: "Rabbim, bağışla ve merhamet et! Sen merhametlilerin en iyisisin." ﴾118﴿

Şair Kentli Blog’da Keşfet, öğren, ilham al. Hayata dair faydalı ve ilham verici içerikler. ✨